|
ULUSAL
KALİTE TÜRKİYE’DE HALEN ‘ÇIPLAK KRAL’ Çağdaş
anlamda sanayinin oluşmasından önce, hammaddenin işlenmiş bir ürün
olarak ortaya çıkmasına kadar geçen tüm üretim süreci küçük atölyelerde,
konusunda ustalaşmış kimseler tarafından, kişisel inisiyatif
ve becerilerle yönlendiriliyordu.
Ancak zaman içersinde yapının çeşitlenmesi ve karmaşıklaşması ve
bünyenin geniş bir alana yayılması ile daha önceleri uygulanan yöntem,
yerini takibi ve kontrolü zor sofistike bir yapıya bırakmak zorunda
kaldı. Bu
süreç, tüm dizginleri elinde tutmak isteyen kurum patronları için bir
hayli zor olmasına rağmen işletme içersinde görev, yetki ve
sorumlulukların dağıtılması sağlıklı bir yönetim için kaçınılmazdı.
Ancak herşeyi kendi eliyle yaptığı zaman rahat eden, birlikte çalıştığı
kişilerin becerilerine itimat edemeyen zihniyet için bu değişim kabul
edilmesi zor bir kararı gerektiriyordu. Çünkü işleri delege ettiği
personelin o görevi gerektiği gibi benimseyerek yapmaması durumunda
fatura işletmeye ve işletme sahibine çıkacaktı. 19.
yüzyılın sonlarına doğru aynı kaygıları duyan Amerika Bütün
işlemlerin herhangi bir beceri gerektirmeyecek şekilde basit ve küçük
parçalara bölünmesi ve standardize edilmesi durumunda, kısa süreli eğitimden
geçirilmiş yarı vasıflı bireyin, yüksek düzeyde beceri gerektiren işi
bile mükemmel bir şekilde yapabileceği ‘Taylor
Sistemi’ni geliştirdi.
Bu sistem sayesinde verimliliğini büyük bir oranda arttıran Amerikan
kurumları, zaman içersinde sadece zincirin bir
parçası olan personelin işini geliştirmek için hiçbir çaba
sarfetmemesi nedeniyle yaratıcılığını kaybetmesi ve içinde yeraldığı
kuruma artı değer katamaması durumu bir yönetsel sorun olarak ortaya
çıktı. Bu nedenle kimi kuruluşlar daha sonraları bu sistemden vazgeçerek,
delege ettikleri personele daha geniş ufuklar sunan, yaratıcılıklarını
kullanabilecekleri çağdaş yönetim biçimlerine yöneldiler. Bu
aşamalardan geçen kurumlar, piyasa içersinde aynı ürünü ya da
hizmeti sunan işletmelerin artması ve bilimsel ve teknolojik
gelişmeler sayesinde önceleri ulaşılması zor gibi gözüken dünya
pazarlarına kolaylıkla ulaşmalarıyla birlikte, kendilerini kıyasıya
bir rekabetin ortasında buldular. Rekabetin ortasındaki bu kurumlar
birbirlerinden bir şekilde ayrılmak ve rakiplerinden öne geçmek için
ne yapmak gerektiği konusunda kafa yormaya başladıklarında ‘Kalite
Bilinci’nin ayırdedici bir özellik olarak yerleştirilmesi
gerekliliği sonucuna ulaşmaları pek zor olmadı. Çağdaş anlamda
sanayiinin oluşmasından önce işi, bir mamulü herhangi bir kaygı
duymaksızın üretmek olan kurumlar artık ‘Müşteri’nin
işin gerçek patronu olduğu ve ürünleriyle ve hizmetleriyle onların
memnuniyet ve mutluluklarının sağlanması bilincine vardılar. Böylelikle,
daha ürünü oluşturacak hammaddenin seçiminden onun tüketilmesine
kadar geçen tüm süreci sıkı bir takibe aldılar. Bu takip neticesinde
karşılaşılan en önemli saptama ürünün ya da hizmetin üretilmesi
esnasında birlikte çalışılan işortaklarının ve personelin iyi yönetilmesi
ve memnun edilmesinin de işin kalitesinde ve verimliliği arttırmada
önemli etkilerinin olmasıydı. Bu nedenle onların memnuniyetinin
de sağlanması zaruriydi ve özellikle Batı işletmelerinde bu tespit önemle
dikkate alındı ve yapılanmaları da bu şekilde teşekkül etti. Tabii
yeniliğe ve gelişmelere açık, batı teknolojisini ve yönetim biçimlerini
araştıran ve inceleyen Türk kurumlarının da bu gerçeklerle karşılaşması
çok eski yıllara dayanmasa da teorik
anlamda kabul görmesi pek zor olmadı. Ancak çoğu Türk işletmesinin
bunu anlamadaki becerisi pragmatik yaklaşımlardan olmuştur. Çünkü
mallarını ya da hizmetlerini Türk ve Dünya piyasalarında satabilmek için
önlerine ‘Kalite Belgesi’ sahibi olma şartı çıkmıştır. Dolayısıyla
‘Kalite Bilinci’nin Türk
kurumlarında ortaya çıkışı biraz piyasa şartlarının zorlaması şeklinde
tezahür etmiştir. Halbuki ‘Kalite
Bilinci’ gerek toplum hayatına gerekse uygulayan kurumlara sayısız avantajlar ve faydalar sağlayan bir konsepttir. Ancak kalite
kavramının ruhu kimi kurumlarda ticari kaygılar yüzünden gözardı
edilmekte ve altyapısını ve felsefesini
iyice yerleştirmeden üst yapı kurumlarının uygulanması konulara yüzeysel
bakan yaklaşımımızın tipik bir örneği olmuştur. İşin derinliği
hazmedilmemiştir. Türkiye’deki
Kalite Akreditasyonu sağlayan ve kurumları sertifikalandırmaya hazırlayan
danışmanlık kuruluşlarına baktığımızda maalesef orda da yaklaşımın
oryantalleştirildiği görülmektedir. Bazı ticari kazançlar uğruna
belki de ‘Ulusal Kalite’ye
ulaşmamızı sağlayacak bu önemli fırsat çürütülmekte ve anlık
çözümlerle kalite ruhu öldürülmeye çalışılmaktadır. Bu yaklaşımı
Türk kuruluşları derhal terketmeli ve denetçi firmayla organik hiçbir
bağlantısı bulunmayan danışmanlık firmalarına yönelmelidir. Ancak
bu şekilde sağlıklı bir ‘Kalite
Bilinci’nin kurumlarda oluşturulması mümkündür. Bu kadar başdöndürücü hızda yaşanan teknolojik gelişmelere, iletişim kanallarının açık ve çok kolay ulaşılabilir olmasına rağmen değişimlere karşı gösterilen direnç nedeniyle halen yönetsel bazda bazı şeylerin dile getirilmesinde güçlüklerle karşılandığını görmek üzücüdür ve doğruları söylemek durumunda olanların önlerinde bir engel olarak durmaktadır. Türkiye’de kalite danışmanlığı konusunda hem danışmanlık firmaları hem de danışmanlık hizmetini talep eden kurumlar tarafından sergilenen bu arabesk yaklaşıma son verilmelidir. KALİTE NASIL SAĞLANIR ? Nüfusunun
dörtte üçünün mutsuz ve açlık sınırının altında yaşadığı,
yolsuzlukların dizboyu olduğu, yöneticilerinin,
kötü yönetimlerinden doğan rahatsızlıklardan sorumlu tutulmadığı,
herşeyin merkezden idare edilmeğe çalışıldığı, yetki ve
sorumlulukların paylaşılmadığı, yöneten ile yönetilen arasında güvensizliğin
bulunduğu bir yerde kalite nasıl sağlanabilir diye sorarsanız bence
konuya doğru bir yerden başlamış olursunuz. Çünkü
yukarıdaki olumsuzlukların mevcut olduğu bir ülkede ‘Ulusal Kalite’den bahsetmek ütopiktir. Martin Luther King
diyor ki, "Toplumu koruyan,
gerçekte o toplumdan bir beklentisi olan insanlardır. Büyük bir bölümünü
o toplumdan hiçbir beklentisi olmayan insanların oluşturduğu bir
toplumsal yapı inşa etmekten daha büyük bir tehlike olamaz." Dolayısıyla
bireylerin umutlarını ellerinden almak hem onlara hem de topluma
verilecek en büyük zarardır ve bu durumdaki bireylerden kalite bilinci
beklemek sizce ne derecede doğrudur? Ancak,
‘Ulusal Kalite’ tabi ki;
toplum içerisindeki tüm bireyleri,
özel ve kamu kurumlarını, sivil toplum örgütlerini ve yönetimleri
kapsamalıdır. Farkedeceğiniz gibi temel taş bireydir. Kaliteli
bireyler ‘Ulusal Kalite’yi
oluşturabilirler. O nedenle en önemli şart kişisel kalitenin sağlanmasıdır. Ancak
dünya ölçeğinde baktığımızda bireyler ya da kurumlar olarak ne
kadar kaliteli olursak olalım üst markamızı oluşturan ülke yönetimi
uluslararası alanda ne kadar ‘Kaliteli
Yönetim’ imajı
verebiliyorlarsa biz bireyler de tabii olduğumuz ülke kadar kaliteli
olarak algılanabiliyoruz.
Not: Bu yazı 13 Kasım
2001’de Dünya gazetesinde yayınlanmıştır.
Uğur Develi Hermes Management
Consultants and Training Center www.hermesedu.com.tr |