|
İÇİMİZDEN BİRİ-1
-İçimizden biri, okul yıllarından iş hayatına kadar yaşadıklarını anlatıyor. CV’lerde ya da pahalı-parlak ciltli otobiyografilerde yazılanlardan daha farklı bir şekilde anlatıyor. İş hayatının ciddi çehresine inat, hafif bir tebessümle anlatıyor. Sizinkine ne kadar benziyor ya da benzemiyor bilemiyoruz. Hayatta başarıp, başaramayacağını da bilemiyoruz. Sadece anlatıyor. İzler misiniz? Editör-
İsim Sendromu
İlkokula başlayacağım gün, sabah evden çıkarken “artık herşey değişecek, sen kocaman bir kız oluyorsun” demişti annem. Okulun bahçesine geldiğimizde komşumuz da oğluyla birlikte oradaydı. Komşumuzu gören annem, beni ona teslim ederek eve dönmüştü. Ağlamayacak kadar gururluydum, hem artık kocaman bir kız olmamış mıydım? Özlemle beklediğim okul hayatıma kırık bir kalple merhaba demenin burukluğunu yaşayarak, diğer çocuklar ve anneleriyle birlikte sınıfa girmiş, şaşkınlık içinde sırama oturmuştum. Öğretmen yoklamayı yaparken, yüzümü bir tebessüm kaplamıştı. Doğru mu duyuyordum? Benimle aynı soyadı taşıyan bir kız ismi okunmuştu, demekki bir akrabamız da bu sınıftaydı (İlkokula memleketimde başladığım için aynı soyad akrabam olduğu anlamına geliyordu). Ama sevincim çok kısa sürmüştü, çünkü kimseden “buradayım” sözcüğü çıkmamıştı. Acaba hasta mı olmuştu, hem de okulun ilk günü “ne kötü bir talihsizlik” diye düşünmüş ve onun adına üzülmüştüm. Bu sırada anneler de yavaş yavaş sınıfı terkediyorlardı, işte şimdi hepimiz eşit durumdaydık. Yoklama işlemi bitmişti “öğretmenim, benim ismimi okumadınız” dediğimde, öğretmen elindeki kağıdı ve öğrencileri sayarak şaşkınlıkla “eksik yok” demişti. O halde tek bir sonuç çıkıyordu, akrabam sandığım kızın ta kendisiydim, iyi ama bu nasıl olurdu? Evden çıkarken annemim söylediği “bu gün herşey değişecek” sözüne ismim de mi dahildi acaba! Minicik aklımla bir yandan olanları algılamaya çalışıyor, bir yandan da “bari daha güzel bir isimle değişseydi” diye hayıflanıyordum. Demek ki babaannelerin ismi geçerli oluyormuş. “Nazire” babaannem için hoş bir isim olabilirdi, ama bana hiç de yakışmamıştı doğrusu. Eve döndüğümde durum aydınlığa kavuşmuş, ancak işler daha da karışmıştı. Bizimkiler, aslında ismimi Mehtap koymak istiyormuş ancak doğumumun ertesi günü (evde doğmuşum) dedem nüfus kağıdımla birlikte gelmiş. Kimseye danışma ihtiyacı duymadan, eşinin ismini bana vermeye karar vermiş. Bana, ailenin en küçük torunu olan o minicik yavruya kocaman ismi resmen vermiş. Altın sarısı lüle lüle saçlarım ve masmavi gözlerime ne kadar da tezattı. Ayrıca bu tip uygulamalar birinci, hadi o da olmadı ikinci toruna verilirdi, be adam ben 10. ve sonuncu torununum, şimdiye kadar aklın nerdeydi? Baktı ki son şans, “bari buna kakalayayım” diye düşünmüş olsa gerek Bizimkiler de saygısızlık olmasın düşüncesiyle karşı çıkmamışlar. O sıralar sekiz yaşında olan büyük ablam “bu isim olmaz, bunun adı Serap olsun, hem öbür kardeşimin adına da uyuyor” demiş ve bu öneri ailece onaylanmış. Durum okul yetkililerine anlatıldığında onlar da onaylamış ve ben, bildiğim ismimle çağırılmaya başlanmıştım. Aksi halde okula gitmeyi kesinlikle reddediyordum. Dördüncü sınıfa geldiğimde İstanbul’a yerleştik ve beni özel bir okula verdiler. Sorun yine başlamıştı işte, dedemi sevgiyle(!) anarak durumu izah etmeye çalıştım. Orta Okula geldiğimde Güneş Koleji’ne yazdırıldım, ama beni bekleyen farklı bir sorun vardı. Burada birden fazla öğretmen bulunuyordu ve herbirine nasıl açıklama yapacaktım? Soyadımla ya da numaramla hitap etmelerini istedim, soyadım tercih edildi. Ben büyüdükçe, meşru ve gayrimeşru ismimim sorunları da büyüyordu. Sadece okulda mı, bankada ve daha bir çok yerde problem çıkıyordu. Bankalarda şimdiki sistem olmadığı için isimle çağırıyorlardı ve ben alışık olmadığım ismim söylendiğinde üstüme bile alınmıyordum. Bu yüzden sırayı hep kaçırıyordum, yanımda bir arkadaşım olduğunda ” seni çağırıyorlar” diyerek uyarıyordu. Bir akrabamızın nikahına gitmiştik, nikah memuru klasik sözleri söylerken “kesinlikle olmaz!” diye bir çığlık atmıştım. Salonda bulunanlar şaşkınlıkla yüzüme bakıyor, nikah memuru “neden olmaz, engel nedir” diye soruyordu. “Ne yani, ben evlenirken Nazire Başar’ı karılığa kabul ediyor musunuz mu diyeceksiniz” dediğimde salonda öyle bir kahkaha patlamıştı ki. Artık bu isim sendromunun ortadan kalkma zamanı gelmişti. Nufüs kağıdımdaki ismimin son üç harfini atarak, ismimi yarı mutasyona ugratmaya karar vermiştim. Ben dahil herkes tarafından bilinen Serap da kalmalıydı, evet “Naz Serap” kulağa hoş geliyordu. Aile avukatımızı arayarak, değişiklik için gerekli işlemlere başlamasını rica etmiştim. Sağolsun elini çabuk tutarak (!), bu isteğimi tam bir yıl sonra gerçekleştirmiş, (bir farkla) Serap Naz olarak yerlerini değiştirmişti. İyiki ablam böyle bir değişiklik isteminde bulunmamış. Ablamın ismi Ferah, (aslında Farah olacakmış, o yıllarda İran Şah’ı Farah DİBA ile evlenmiş, annem de bu ismi çok beğenmiş ama zavallı annem bunda da başarılı olamamış. Nüfus memuru yanlış anlamış ya da öyle layık görmüş). Avukata kalsaydı Farah Naz olurdu, e artık ablam da sahnelere dansöz olarak çıkardı. Yeni nüfüs kağıdıma kavuştuğumda çok mutluydum, uzunca bir müddet mahkeme kararını yanımda taşımam gerekecekti ama isim kabusu artık sona ermişti. Eski Türk uygarlıklarında uygulanan bir adet aklıma gelmişti. Erkek çocuklar 15 yaşına gelene dek takma isimle çağrılıyor, ilk avını başarı ile avlayan çocuk kendi ismini kendisi alıyordu. Bu adetin süregelmesinin bir sakıncası yoktu sanırım. İlk avım da elimdeydi, (hem de ithal) Enzo adında enfes bir İtalyan genciydi;)
Devam edecek…
Serap Naz BAŞAR
|