| İÇİMİZDEN BİRİ-2
Lise yıllarım…
Ortaokulun bittiği yaz, her yıl olduğu gibi memleketimizde bulunan yazlığımıza gitmiştik. Deniz kıyısında bulunan evimizde çok güzel günler geçiriyordum, sonunda yaz bitmiş ve okul sezonu gelip çatmıştı. Yaşıtlarım okula giderken ben hala denize giriyordum, bu bir hafta kadar daha böyle devam etmişti. “Anne, biz İstanbul’a dönmeyecek miyiz, okulum ne olacak” diye sormanın zamanı gelmişti (!). Ağabeyim, oraya çok yakın bir bölgede askerlik yapıyor olduğundan, bu süreç zarfında bizim de buradaki evimizde kalacağımız gerçeğini öğrenmiştim. Kayıtımı almak için İstanbul’a gitmem gerekiyordu; okul ile ilgili olarak daha ilk günden (okulun bahçesine bırakılışımdan) kendi başımın çaresine bakmam gerektiğini öğrenmiştim ne de olsa. Yanıma oldukça yüklü bir para alarak yola çıkmış, İstanbul’a gelir gelmez alışverişe koşarak deliler gibi stok yapmştım. Bulunduğumuz yer gayet modern bir ilçeydi ve İstanbul’a uzaklığımız da sadece 2-3 saatlik bir mesafeydi ama panik olmuştum bir kere. Okuluma gittiğimde müdür yardımcısı türlü bahaneler öne sürerek kayıtımı vermemekte direniyordu. Neden almak istediğimi, velimin nerede olduğunu vb. sorularla beni ikna etmeye çalışıyordu. Bana kalsa almazdım tabii ki, ama gel de bunu ona anlat. Özel okul olduğu için öğrecinin gidişi paranın da gidişi demekti, şimdiki gibi de çok fazla rağbet yoktu özel okullara. O yüzden varolan öğrencinin gidişine sıcak bakılmıyordu. Konuşmam biraz sertleşmeye başlamıştı ki “tamam” diyerek vermeye razı oldu. Kardeşi askerdeydi ve çavuşu benim kuzenimdi, ikna olmasına acaba bu sözüm mü neden olmuştu! Arkadaşlarımla vedalaştıktan sonra, okulun o uzun koruluğundan (32 dönümlük) uzaklaşırken son kez tabelaya bakmış ve elveda Güeş Koleji diyerek oradan ayrılmıştım. Sırada liseye kayıt olma işlemi vardı, okul kapısında yazılı bulunan evrakları tamamlamış, müdürün kapısını çalarak içeri girip oturmuştum. Müdür, velimin imzası olması gerektiğini söyleyince, ağabeyimin eşini alarak tekrar gelmiştim. Baktım yengem ayakta duruyor “abla otursana” dediğimde, müdür bıyık altı bir gülüşle, yengeme “otur kızım” demişti. Hazırladığım evraklarda, pulun eksikliği bahane edilerek odadan çıkarılmak istenmiştim “ama pullar tamam “diye itiraz edişim de işe yaramamıştı. Varolan pulu almak için dışarı çıkartılıyordum. 10 dakika kadar koridorda volta attıktan sonra içeri girdim, pulların nerede olduğunu sordular. Almadığımı, çünkü gerekli tüm evrakların önlerinde olduğunu “bu 10 dakika, yokluğumdaki konuşacaklarınız için yeterli olmuştur” diyerek gülmüştüm. Eve döndüğümüzde yengem, müdürün “bununla nasıl başedeceğim bilmiyorum, babasının hatırına idare edeceğiz, istediğim ders çalışması falan değil öğretmenlere karşı saygılı olsun, öğrencileri kendisine uydurmasın yeter” dediğini anlatmıştı. Henüz bir şey yapmamıştım bile, bunları düşünmesine neden neydi acaba? Çocukluk yıllarımı bilen müdürüm, galiba olacakları tahmin ediyor gibiydi! Ertesi gün sınıfıma giderek boş bulduğum bir sıraya oturmuştum, sıra arkadaşımın adı İhsan’dı. Tarih dersi ile güne başlayacaktık, öğretmen sınıfa girdiğinde herkes ayağa kalkmış bense şaşkınlıkla bakıyordum. Ne anlamsız bir davranıştı, biz hiç böyle şeylerle vakit harcamıyorduk, saygının göstergesi bu olmamalıydı. “Kızım ayağa kalksana” uyarısını yapan öğretmenime tuhaf bir bakış fırlatarak söyleneni yapmıştım. “Kızım, sen uzaydan mı geldin” sorusuna “zaten uzayda değilmiyiz hocam” şeklinde cevap vermiş, tüm sınıfı kahkahaya boğmuştum (mizahın zamanı mıydı!). “Birincisi öğretmen sınıfa girdiğinde ayağa kalkılır, ikincisi kızlarla erkeler aynı sıraya oturmazlar” şeklinde bir açıklama yaparak beni yerimden kaldırmıştı. Kuzenim de aynı sınıftaydı ve o da erkekti ama kuzenim olduğu için onun yanına oturabileceğim söylenmişti! “Ya ben gelecekten gelmiş olmalıyım ya da siz geçmişte kalmışsınız” diyerek laf sokuşturmuştum. Ders süreci bitip zil çaldığında öğretmen sınıftan çıkarken yine herkes ayağa kalkmış bense hala oturuyordum. Neden ayağa kalkmadığımı sorduğunda “öğretmen girdiğinde ayağa kalkılır, erkeklerin yanına oturulmaz demiştiniz, çıkarken kalkmak gerektiğini söylememiştiniz, iki maddelik ültümatonunuzda bu yoktu” diyerek, sivri dilimi engel olamaz bir şekilde yine devreye sokmuştum, inadım tutmuştu bir kere. “Seninle işimiz var kolej çocuğu” diyerek sınıfı terkettikten iki dakika sonra kendimi müdürün odasında bulmuştum. “Bismillah kızım daha ilk derste şikayet geldi, seninle ne yapacağız, arkadaşlarına da kötü örnek oluyorsun” uyarısını almıştım. “İyi ama hocam, günde 7 dersten 14 kez otur kalk yapmaktan ne zaman ders işleyeceğiz” dediğimde “çık dışarı hınzır” diyerek gülmüştü. Tamam kabul ediyorum, asi bir yapım vardı ama hiç bir zaman küstah olmamıştım. Söylediğim sözcükler o kadar doğal ve içtenmiş ki karşımdaki istese de kızamıyormuş, bu sözcükleri öğretmenler odasının yanından geçerken duymuştum. Bir sonraki dersimiz Din ve Ahlak bilgisiydi. Kapı açıldığında: oldukça kısa boylu, keskin bir üçgen suratın üzerinde yeşil camları ve siyah kelebek çerçeveleri olan, pantolunun paçalarından puantiyeli pijamaları sarkan bir adam girivermişti sınıfa (evet şimdi uzayda olmalıydım). Gülme krizine tutulmuş “ben şimdi ne yapacağım” diyerek başımı sıraya gömmekten başka yapacak bir şey bulamamıştım. Tenefüste yine müdürün odasındaydım, anlaşılan bu odaya çok sık konuk olacaktım. Sonra Coğrafya dersine girmiştik ve günün sürprizi karşımdaydı, öğretmen müdürdü “acaba benim bulunduğum tüm derslere girmeye karar mı verdi” dedim kendi kendime. Ders anlatırken öylesine konsantre oluyordu ki, elinde tesbih iki kolunu yana açmış bir şekilde sınıfı arşınlıyor, ani dönüşler yaparak elindeki tebeşiri tahtaya vurarak, bölgeleri “hah işte burası” diyerek işaretliyordu. Bu esnada her geçişinde kuzenim başını eğmek durumunda kalıyor, aksi halde müdürün yana açık olan kolu onun başına çarpıyordu. “Tanrım lütfen bana yardım et, lütfen gülmeyeyim” diye dua ederken kıpkırmızı olmuştum. Dayanamadım “hocam çıkabilir miyim “diyerek izin istemiş ancak cevabı duymadan kendimi dışarıya atmıştım. En önemli sorunla karşı karşıyaydım, dersimiz İngilizce’ydi. İki ayrı İngilizce eğitimi almıştım (İngiliz ve Amerikan İngilizcesi), ayrıca pratik İngilizce dersleri de görmüştüm. Öğretmen çok yetersizdi ve bunun bilincindeydi, bu yüzden çoktan kafayı takmıştı bana. Fransızca eğitimi de gördüğüm için, Fransızca bölümüne verilmemi önermişti. Tabii ki kabul etmedim, istemediğim bir şeyi hiç bir güç yaptıramazdı, zaten bunu da çok geçmeden öğrenmişti. Öğretmenlerle durumum belli olmuştu, bakalım öğrencilerle ne yapacaktım?
Devam edecek…
Serap Naz BAŞAR
|