| İÇİMİZDEN BİRİ-4
İş hayatı başlıyor
Lise son sınıftayken, ablam ve kuzenimin Bolu’da yüksek okulu kazanmaları üzerine, annem orada ev tutmuştu. Ben de ağabeyim ve yengemle birlikte memleketimde kalmıştım. Okulum bitmişti, İstanbul’a dönmek ve bir işe girmek istediğimi söylemiştim. Ancak sorunlar vardı, İstanbul’daki evimizde bir kiracı oturmaktaydı ve ilk iş olarak bu kiracının çıkarılması gerekiyordu. Hemen yola çıkarak gerekli işlemleri başlatmaya karar verdim, evimizin kapısını çaldım ve durumu kiracılarımıza anlattım. Bizim taşınacağımızı, evi boşaltmaları gerektiğini uygun bir dille anlatarak ricada bulunduğumda, evin 40 yaşlarındaki oğlu gelerek beni tehditvari bir şekilde püskürtmeye çalıştı. Öyle ya karşısında toy bir kız çocuğu duruyordu (bu onun tarafından görülen kısmıydı kuşkusuz, ne cadı olduğum konusunda bilgi sahibi olmadığı kesindi). Öncelikle bir avukatla konuşmuş neler yapabileceğimi danışmıştım ama iş bu boyutu aşmıştı ve gerekli cevabı vererek, çocukluğumun geçtiği evden ayrılmıştım. Geri adım atmaya hiç niyetim yoktu, çalışmaya kararlıydım ve valizimi alarak çıktığım yolu geriye dönmeyecektim. Manevi halam “gel bizde kal” diyerek canı gönülden bir teklifte bulunmuştu. Bu şekilde onun eşinin de yardımıyla bir işe başvurmuştuk. Sıradan bir işte çalışamazdım. Herhangi bir iş tecrübem yoktu ve en önemlisi, inat ederek okumadığım üniversite diplomam da yoktu. Ama ben bütün bu olacakları göze almıştım. İyi derecede bildiğim İngilizcem ve birincilikle bitirdiğim daktilo kursu sertifikam ile (1987 yılında) Türkiye’nin ilk bilgi işlem merkezi olarak faaliyete başlayacak olan bir işyerine, başvurumu yapmıştım. 40 kişilik bayan kadrosundan oluşan bu işyerinde iki aydır kurs verdikleri ve başvuru için geç kaldığım söylenmişti. “Yarın eğitim bitiyor ve iş akışına başlanacak, birbuçuk günde ne öğrenebilirsin ki, üstelik de lazsın, ayrıca daha önce bilgisayar eğitimi aldın mı?” gibi, akıllarınca esprili bir söylemde bulunmuşlardı. O yıllarda bilgisayar yaygın değildi ve ben de böyle bir eğitim almamıştım. Sözü geçen birbuçuk günlük eğitimin bana yeteceğini ve herkesle birlikte işe başlayabileceğimi söylediğimde, bakışlarını hiç beğenmediğim, genel müdürüm olacak bu adam hatırı sayılır bir kahkaha patlatmıştı. Ne var ki emir büyük yerden gelmişti ve beni geri çevirmek gibi bir alternatifi de yoktu. Ellerimi uzatmamı istedi, bu isteği çok garip bulmakla birlikte söyleneni yapmış ve ne olacağını merakla beklemekteydim. Parmaklarımda yüzük olup olmadığına bakmış, “tırnak kontrolü yapmadığınız kesin(!)” diyerek daha ilk günden didişmiştim. Henüz 19 yaşına yeni girmiş radikal bir genç kız olarak evli ya da nişanlı olamayacak kadar özgürlüğüme düşkündüm doğrusu, ancak aklımın almadığı bunun işimle ne gibi bir bağlantısı olabilirdi? Şifreli bir kapıdan içeri girmiştim, genel olarak hoş denebilecek bu bayanlar topluluğunun bulunduğu odada daha sonraları iyi arkadaşlık kuracak olduğum oldukça güzel bir kız, tek başına oturuyordu ve benim yerim de orası olmalıydı. Aslında genel olarak, bayanlar ilk etapta pek hoşlanmazlardı benden. Oldukça alımlı olan bu kızın böyle bir sorunu yoktu ve birbirimize çok çabuk ısınmıştık. Ertesi akşam eğitim bitmiş ve bir sonraki gün işe başlama hazırlıkları yapılmıştı. Ben de herkesle birlikte işe başlamıştım işte. İlk hafta yanımdaki arkadaşımı soru yağmuruna tutarak işe alışmaya çalışıyordum, o da sabırla cevaplar vererek benim yetişmem için elinden geleni yapıyordu. Bir hafta sonunda herşey yolundaydı ve genel müdür beni çağırtarak “sen laz olduğuna emin misin, saat 12 olduğunda lazların akılları çalışmaz derler” şeklinde, kendince esprili bulduğu bir soru yöneltmişti bana. “Bilindiği üzere 12 rakamı saatin dönüm noktasıdır ve hiç durmadığının göstergesidir, yelkovanı bilmem ama akrep hep benden yanadır, bir gün o akrebi koltuğunuza çok yakın biryerlerde görürseniz sakın şaşırmayın” diyerek alaycı bir tavırla göz kırparak odayı terketmiştim. 20 kişilik grubun başında supervisor yardımcısı olduğum gün, gideceğim odayı çok iyi biliyordum, çağrıyı beklemeden kapıyı tıkladım “ben de seni çağırtacaktım gel bakalım” dediğinde “biliyorum o yüzden buradayım” diyerek yanıtlamıştım. “Bakıyorum, akrep koltuğuma doğru ağır adımlarla yaklaşmakta” diyerek gülmüştü. Neden kafayı takmış olabileceği hakkında hiçbir fikrim yoktu, tamam ters cevaplar veriyordum, ama savaşı başlatan oydu. Evet supervisor yardımcısı olmuştum ama işe yeni başlayanlar, hatta benim eğittiğim elemanlarla aynı ücreti alıyor olmam gibi abes bir durum mevcuttu. Mantığa son derece aykırı olan bu dengesizliğin derhal düzelmesi gerekiyordu, içerideki bayanları örgütleyerek sendikal faaliyetler için başvuruya karar vermiş ve işlemlere başlamıştım bile. Bir cuma akşamı servise binmek üzere çantamı elime aldığımda, yine kaçınılmaz olan bir çağrının beklediğinin farkındaydım, her zamanki gibi genel müdürün odasındaydım. (Oysa iş hayatımın daha farklı olacağını düşünürdüm, lise yıllarından bir farkı yoktu, orada da her tenefüs ya öğretmenler odasında ya da müdürün odasında bulurdum kendimi). “Gelişmelerden haberim var, buradan ayrılırsan sana yeni ve daha güzel bir iş bulacağım ve tazminatını da vereceğim, hadi istifa dileçeni yaz” tarzında bir teklif sunmuştu bana. O gün sistemlerde bir arıza meydana geldiğinden kalabalık bir teknik ekip grubu da odadan odaya hareket halindeydi. Fena bir teklif değildi, zaten ayrılmayı da düşünüyordum, çalışma esnasında ağzına bir lokma atamadığın, sigara içemediğin (o dönemlerde sigara içiyordum) daha da önemlisi kimseyle konuşamadığın bir yerdi burası ve bu bana hiç de uygun olmayan bir yapıydı. Günde iki kez mola ve bir öğlen tatili içeren bu iş artık sona eriyordu, hem de benim için oldukça kârlı bir şekilde. Müdürüm, dilekçeye neler yazmam gerektiğini söylüyordu ki, o sırada teknik ekipten biri tarafından çağırıldı, “sen devam et ve imzala” diyerek yanımdan ayrıldı. Bu arada hademe yanıma gelip “neler oluyor, ayrılacak mısın?” gibi sorular sormuştu, biraz sohbet etmiştik ve ona bir görev vermiştim. Genel müdür yanıma geldiğinde yazmış olduğum dilekçeyi öyle bir süratle kapmıştı ki elimden “şimdi, derhal burayı terket, sana hiçbirşey vermeyeceğim, seni küçük kafalı laz seni, keskin sirke küpüne zararlıdır, baban bunu öğretmedi mi sana. Öyle akıllı bir adam bu dersi vermedi mi sana” diyerek benimle dalga geçmeye başlamıştı. Daha sonra sarfettiği birkaç cümleden ailem hakkında araştırma yaptığını anlamıştım. O hatırı sayılır kahkasını unutmamıştım ve işte aynı saygınlıkta bir kahkaha da benden yükselmişti “bu kadar saf olabileceğimi nasıl düşünebildiniz, elinizdeki dilekçeyle ancak İsmail efendiyi (hademe) işten çıkarabilirsiniz” dediğimde gözleri faltaşı gibi açılmış, söylediğim sözün ne anlama geldiğini anlamaya çalışıyordu. Zira imza bana ait değildi:) Odanın içerisinde, yenik düşmüş olmanın ve sinirlerine hakim olmaya çalışmanın verdiği bir içgüdüyle volta atıyor “yok, hayır bu kesinlikle laz olmaz” diye mırıldanıyordu. Nedense lazlarla aklını bozmuştu bu adam, ama bundan sonra o etnik gruptan kimseyi küçümseyemeyeceği de kesindi. “Şimdi bana paramı verirseniz altında benim imzan bulunan çok şık bir dilekçe sunabilirim, aksi halde pazartesi günü beni karşınızda görme olasılığınız kaçınılmaz olacak, hem bu kez belediye iş sendikası ile de sınırlı kalmayacağımı bilin” uyarısında bulunarak, şimdilerde hiç de tasvip etmediğim bir davranış sergilemiştim. Acilen bir çek keserek elime tutuşturduğunda , bunu kesinlikle kabul etmeyeceğimi, paramı nakit istediğimi bildirdim. Binanın içinde bir banka vardı ve kepenkleri kapatılmış olsa da bir şekilde çeki tahsil edebileceğini biliyordum. Bana teklif ettiği cazip fiyat (tuzağa düşürerek, nasılsa vermeyi düşünmediği) nakit olarak elimdeydi. Şimdi sıra benim eve nasıl gideceğime gelmişti, havanın erken karardığı bir kış günü oldukça uzak mesafede bulunan evime gitmek için “ söyleyin şöförünüze beni eve bıraksın, sayenizde servisi kaçırdım” teklifime istemeyerek onay vermek zorunda kalmıştı. Daha sonra aldığım haberlere göre yeniler,eskiler ve supervisorlar farklı ücrete tabi tutulmuşlardı. Bu olayda ben dahil, arkadaşlarım da karlı çıkmıştı. Aldığım tazminatla bir müddet işsiz bile idare edebilirdim. Annemin, ilkokulun kapısında beni tek başıma bırakarak gidişi, kendi ayaklarım üzerinde durmaya dair ilk dersmiş demek ki. Tibetli rahiplerin eğitim için küçücük yaşta, ibadethanenin kapısında günlerce aç-susuz bekleyişlerinin yanında benim deneyimimin lafı bile olmazdı ama, temelimin güçlenmesi için yeterli olmuştu.
Devam edecek… Serap Naz BAŞAR
|