| İÇİMİZDEN BİRİ-5
Sevmediğin işi yapma
İlk iş deneyimimin ardından bir aylık dinlenme sonrası yeni bir işe başlamıştım. Bu kez muhasebeyi denemek istiyordum, çünkü kendimi bildim bileli rakamlarla başım hiç hoş olmamıştı. İlkokulda dahi kaçamak yapıp hesap makinesi kullanırdım. Ödev yapmayı hiç sevmediğim için bu işi hep ablama yüklerdim, o da hiç sesini çıkarmaz, kendi ödevini bitirdikten sonra benimkileri yapardı. Ama sorumluluk sahibi olduğumdan ödevlerim bitmeden de uyumazdım:) Ablam benim ödevlerimi yaparken yanında bir yerde, yatağa uzanır tek gözle onu kontrol ederdim, defterlerim çantama yerleştirildiğinde artık uyuyabilirdim. Resime karşı kabiliyetli olduğumdan yazı taklitinde oldukça başarılıydım bu yüzden, ödevlerin benim tarafımdan yapılmadığı hiç bir zaman anlaşılmazdı. Ev ödevi neden verirlirdi ki, ilerleyen yıllarda da bir türlü anlam verememiştim zaten. Eğitim dediğin okulda yapılmalı, ders derste dinlenmeli, ancak öğrencinin başarısız olduğu derslerde takviye olması açısından ev ödevi verilmeliydi. İlkokul yıllarımda böyle konuştuğum zaman “çok bilmiş” deyip kızarlar üzerine de “bu çocuk tehlikeli!” derlerdi. Hep söylemişimdir ben 10. köy vatandaşıyım diye! Daha o yıllarda öğretim sisteminin yanlışlığına başkaldırmam, dokuzuncu köyden kovulmama sebep oluyordu. İlkokulu bitirdiğimde ablam atık ödevlerimi yapmayı reddediyor, benim de buna bir çare bulmam gerekiyordu. Bu iş artık arkadaşlarım tarafından yapılmaya başlanmıştı, ben de onların İngilizce ve resim derslerine yardımcı oluyordum. Matematik dersinin olmadığı lise son sınıf hayatımın en mutlu yılı gibi gelmişti bana. Sorular test şeklinde olduğunda hiç problem yoktu ama klasik yazılılarda feci şekilde sıkılıyordum. Sonucu bilmeme rağmen o formülleri uygulamak anlamsız geliyordu, uygulamıyordum da. Cevap doğru mu... doğru, olay kapanmıştır, önemli olan netice değil miydi? İngilizcem çok iyi olmasına rağmen aynı sorunu burada da yaşıyordum, soruyu anlıyor, uygun bir cevap yazıyordum, “hayır efendim kitapta ne yazıyorsa o cevap verilecek" miş. “Örümcek beyinliler” der, çok kızardım. Varolan her şeyin matematik üzerine kurulu olduğunu sonraki yıllar iyice kavramıştım. Bu eksikliğimin üstüne gitmeli ve kendimi biraz olsun geliştirmeliydim. Kuzenim, avukatlığını yaptığı şirketlerden birine beni önermiş ve görüşmeye çağrılmıştım. Ne yalan söyleyeyim, ayaklarım geri geri gidiyordu ama kararlıydım, kısa bir müddet için bile olsa bu işe başlayacaktım. Rakamlarla sıkı fıkı bir dostluk kuramayacağımın bilincinde olarak kapıdan adımımı attmıştım, en azından aramızdaki dargınlığı giderebilmenin fırsatıydı elimdeki ve bunu en iyi şekilde değerlendirmem gerekiyordu. Muhtelif bölgelerde depo ve ofisleri bulunan bir demir çelik firmasının merkez ofisindeydim, burada patron dahil 10 kişi bulunuyordu. Muhasebe müdürüm şeker görünümünün altında sorun çıkartacak birine benziyordu ve yanılmadığımı daha sonraları anlayacaktım. (Neden bunlardan her işyerinde en az bir tane bulunmalıdır ki?) Tanıştırılma faslından hemen sonra müdürüm acil bir iş için çıkmış, bu arada üç adet boş masanın bulunduğu geniş bir odaya götürülmüştüm. İstediğim masayı seçebileceğim söylenmiş, ışığa bakmayı sevmediğim için camın önünde bulunan masayı tercih ettmiştim, böylelikle ışığa arkamı dönmüş olacaktım. Yerleşme işleri tam bitti derken geri dönmüş olan müdürümün “orada değil karşımdaki masada oturacaksın” talimatını uygulamak zorunda kalmıştım. Söyleneni yapacak, ilk işimdeki gibi daha ilk günden sivrilmeyecektim. Bilgisayar kullanmayı bildiğim halde (ki o dönemde az kişi bilgisayar kullanabiliyordu) koskocaman, masanın yarısından çoğunu kaplayan siyah bir defteri işlemem isteniyordu benden. Oturduğum yer her açıdan rahatsızlık vericiydi, ışıktan rahatsız olmak bir yana masanın ön kısmı açık olduğu için bütün gün bacaklarımı toparlayarak oturmam gerekiyordu. Öğlen yemekleri mutfakta yeniyordu ve ben çoğu zaman herkesle birlikte masaya oturamıyordum, mutlaka o saate denk getirilen bir iş çıkartılıyordu bana! Sivrilmemek, asilik yapmamak için direndikçe her şey daha da üstüme geliyordu ama, olsundu... Yapmayacaktım, kararlıydım. Gün geçtikçe, bu davranış biçimi herkesin dikkatini çeker olmuştu. Çevremdeki insanlarla bir anda sıcak ilişkiler kuran ben, nedense iş yerlerimde özellikle üstlerimle ilgili sorunlar yaşıyordum. Bir yerde hata yapıyor olmalıydım ama nerede? İlkinde dik başlı davranmıştım ama şimdi ılımlı, hatta fazlasıyla ılımlı davranmama rağmen sonuç neden aynıydı? Aynı odayı paylaştığım ve sonraki yıllarda da can dostum olacak olan kız arkadaşıma “ben nerede hata yapıyorum, sen objektif olarak daha iyi gözlemliyorsundur” diyerek sorduğum soruya, “objektifi subjektifi yok bu işin, olay senin eşekliğinden kaynaklanıyor. Böyle devam ettiğin sürece sırtına daha çoook semer vuracaktır bu adam, biraz kendini savunsana neden bu kadar alttan alıyorsun. Sonuçta buraya patronun isteğiyle geldin git onunla konuş, yaşadıklarını anlat. Sen de bir tuhafsın, çok mu iyisin çok mu safsın anlayamadım, adam sana azap çektirdikçe sen onun masasına kahve yapıp götürüyorsun” cevabını yapıştırmıştı yüzüme. Kahveyi güzel pişirdiğim için benim yapmamı isterlerdi, ne yani herkese götürüp de onu ayıracak mıydım? Ayrıca gidip patrona ne anlatacaktım, zaten odasına gideyim diye dört gözle bekliyor, sudan bahaneler bulup olur olmaz nedenlerle yanına çağırtıyordu. Benim bu işten ayrılmam gerekiyordu ama evdekilere ne diyecektim? Müdürün yaptığı eziyetleri anlatsam, kuzenim direkt olarak patrona söyleyecek adam işinden gücünden olacaktı, buna gönlüm razı olmazdı. Patronun anlamlı bakışlarını hiç söyleyemezdim, bu başlı başına namus davasına dönüşürdü allah muhafaza, bir karadeniz ailesi için gereğini uygulamanın (!) baş sebebini teşkil edebilirdi. Bir gün anneme “hiç merak etmiyor musun, kızın nasıl bir yerde çalışıyor, müsait bir zamanında ofise gelsene” teklifimden üç hafta kadar sonra annem ofisteydi. Öncelik benim odamdaydı, müdürümle tanıştırma töreninin ardından patronun odasına gitmiştik. Oradan çıktığımızda halen aklıma geldikçe kahkahalarla güldüğüm bir şey söylemişti annem “aa kızım bu adam oldukça yaşlı, bey diye hitap edilir mi hiç, amca desene” demez mi! İlahi anne. Ne bilsin kadıncağız daha önce aileden hiç kimse çalışmamış ki, ya da boş mu bulundu ne? Aslında akıllı kadındır benim annem. Oldukça varlıklı bir ailemiz vardı, her şey babamın ölümünden sonra kötüye gitmişti, 15 yıl kadar babamın bıraktıklarını yemiştik afiyetle. Sonunda gayrimenkuller de elden gitmesin bari dedik, ama öyle olmasa da çalışacaktım. Üretmeden tüketen bir insan ne kadar mutlu olabilirdi ki? Neredeyse üç ayımı dolduruyordum ama hoşlanmadığım bir işi yapmak azaptan öteye bir şeydi. Bu da yetmiyormuş gibi, patronun sekreteri gelmediği günler (nedense sayıca çok olan bu günler) onun yerini de almak zorunda kalıyordum, bu da iyice canımı sıkıyordu ama sekreterliği çok iyi yaptığımı fark etmiştim. Bu arada müdürümün eşi kansere yakalandığından zor günler onu bekliyordu. Sabahları, gözlerinin altı çökmüş, yorgun ve yıkılmış bir insanla karşılaştıkça ben de üzülüyordum.Yeni doğmuş olan ikizlerinin bakımı da kendisine kalmıştı, gündüzleri yakınları idare ediyordu ama iş çıkışı tüm yük onun üzerine kalıyordu. Üzüntü, yorgunluk derken sinirleri de gerilmişti adamcağızın, çocuklarının bakımında ya da herhangi bir zorluğunda yardımcı olabileceğimi önerdiğimde, teşekkür ederek gerek olmadığını söylemişti. Kendisine karşı zaten ılımlı olan davranış şeklim daha da yumuşamıştı. Kısa bir süre sonra eşi vefat ettiğinde çok üzülmüştüm, tabii ki onun kadar sarsılmam mümkün değildi ama elimden geldiğince destek olmaya çalışmıştım. Bu esnada, daha agresif ve gergin olmasını düşünüyorduk ama o tam tersine sessiz sakin bir hale bürünmüştü. Şirketten ayrılmayı düşünüyor fakat onu bu halde bırakmaya gönlüm razı olmadığı için devam ediyordum. Bir sabah, şirketin kapısından girmekte direnen ayaklarımı zaptetmeye çalışırken “yine aynı şey, hiçbir yenilik yok, tamam maaşım çok iyi, işyerim evime uzak değil ama gelişmem, üretmem için yaptığım hiçbir şey yok, benim bu şirkette öğrenebileceğim ne olabilir ki” diye hayıflanırken, öğrenmem gereken en önemli olguyu keşfetmiştim. Ne olursa olsun sevmediğin işi yapma. İnsan her şeyle mücadele edebilir, ters giden olayları düzeltebilir, karşısındakinin davranışları yanlış bile olsa onu anlayışla karşılayabilir, bilmediği bir işi öğrenebilir ama sevmediği bir işi yapınca, günün 8-10 saatini geçirdiği, hele bir de cumartesi günleri çalıştığı işini severek yapmıyorsa mutsuzluğa davetiye çıkarmış oluyor. (Bu denli ince hesaplanmış makro bir planın içerisinde, burada bulunuşum tesadüfi olamazdı, mutlaka bir şeyler öğrenmek için burada bulunuyor olmalıydım). Yeni bir iş bulamama riski ile mutsuz da olsa, yerinden olmamak için gün boyu mesai bitimini bekleyen pek çok insan tanıdım. Oysa risk almamak en büyük risk değil midir? Tamam bunu idrak etmiştim ama müdürümü o halde nasıl bırakacaktım, bu kadar bencil olamazdım ya. Bir müddet daha ona destek olmam lazımdı, kendisini biraz daha toparlamasını beklemeye karar vermiştim. Bir gün karşısına oturarak işten ayrılmak istediğimi söylediğimde gözleri dolmuş, seni bırakmayız derken etrafına bakarak “değil mi arkadaşlar” diye destek almıştı. Bununla da yetinmeyerek evi, annemi aramış “kızınız ayrılmak istiyor ama bırakmıyoruz haberiniz olsun”demişti. Sıkışıp kalmıştım, bir yandan oradakileri, bir yandan da kendimi üzmek istemiyordum ve bir seçim yapmam gerekiyordu. Seçimimi kendimden yana kullanarak bir sabah yine karşısına oturmuş, kimseyi üzmek istemediğimi ancak sevdiğim bir işte çalışmak istediğimi anlatmıştım. En sonunda 6 ay kadar çalıştığım bu işyerinden ayrılıyordum ama ben dahil herkes ağlıyordu, en çok da müdürüm ağlamıştı. Onlara söz verdiğim üzere cumartesi günleri ziyaretlerine gittim uzunca bir süre. Artık hedefim belliydi ne iş yaptığım ne kadar para alacağım değil, seveceğim bir işi seçecektim. Bu arada bir arkadaşımın sahibi olduğu ajans dahil, bir iki ajanstan reklam filmleri ve katalog çekimleri için teklif geliyordu. Bakalım nasıl bir karar verecektim?...
Devam edecek…
Serap Naz BAŞAR
|