İÇİMİZDEN BİRİ-6

 

Huzur…

 

Hayatımın dönüm noktasını yaşayacağım bir yılın içerisine girdiğimden habersizdim... İşten ayrılalı neredeyse iki hafta oluyordu ve ajans teklifini değerlendirmek istiyordum, nasıl gelişmeler olacağını da merak ediyordum doğrusu. Öncelikle arkadaşımın ajansına gittiğimde “Barbi sonunda fikrini değiştirdi demek” diyerek beni toplantı odasına almıştı. Bir katalog çalışması ve reklam filmi gerçekleştirdikten kısa bir süre sonra başka bir ajansın da ilgisini çekmiş ve onlarla da bazı çalışmalar yapmıştım. Kazancı oldukça iyi ve zevkli bir iş olmasına rağmen, gelen uygunsuz teklifler huzurumu kaçırmaya başlamıştı.

İnsanların ilgilerinden (!) uzak, kimsenin dikkatini çekmeyeceğim bir işim olmalıydı, işin ne olduğunun hiç önemi yoktu, titr peşinde de değildim zaten. Ablam, Türkiye’nin en eski fabrikalarından birinin ihracat bölümünde çalışıyordu, fabrikanın teknik müdürü haftanın iki günü başka bir fabrikada da müdürlük yapıyordu ve oranın santraline bakacak bayan elaman arandığı haberini duyar duymaz talip olmuştum. Burada rahatlıkla çalışabileceğimi düşünmüştüm. Ablamı ziyarete gittiğimde, binanın girişinde bulunan santral görevlisiyle selamlaşır kısa sohbetler yapardım, öylesine yoğun bir telefon trafiği vardı ki başka işler bahane edilerek kimse onu odasına çağıramazdı! Fabrika deyince ben de aynı tempoda bir trafik düşündüğüm için bu işe başlamaya karar vermiştim. Ön görüşmeye gittiğim gün işe alınmıştım, fabrika müdürü bir aylık deneme sürecinden geçirileceğimi söylediğinde “tabii ki, ben de sizleri deneyeceğim eğer olumlu bulursam devam edebilirim” demiştim. Gayet suratsız görünen fabrika müdürü bu cümleme –gören de genel müdürlüğe başlayacak der- gibi bir bakışla yanıt vermişti. (İnsanların dış görünüşüne aldanmamayı öğrenmiştim ve bu insan belki de göründüğünün tersineydi). Yerim gösterildiğinde “keşke ablamım çalıştığı fabrikada olsaydım” diyerek iç çekmiştim. Hiçbir zaman önyargılı davranma alışkanlığım olmamıştı ve herzamanki gibi deneyerek karar verecektim.

Tersine bir işleyiş içinde olduğumun farkındaydım, Türkiye’nin ilk bilgi işlem merkezinde hem de hiçbir tecrübem olmadan kısa surede supervisor olmuştum. Şimdi bir iniş mi yaşıyordum? Arkadaşlarım “telefonlara bakmak senin kapasitenin çok altında, neden daha yaratıcı olabileceğin bir iş seçmiyorsun, kendini köreltme?” diyerek beni caydırmaya çalışmaları boşa cıkmıştı. Bir arkadaşım “sahi sen başak burcuydun, bir yerde okumuştum başak burcu bir kez karar verdi mi değil söyleyeceğiniz bir söz, kafasına yiyeceği çekiç darbesi bile onu kararından caydıramaz yazıyordu, doğruymuş vallahi” diyerek söylenmişti. “Yapacağım iş her ne olursa olsun, işimi ciddiye alıp saygı duyarım ve yaptığım işi küçümsemem, konu kapanmıştır arkadaşlar. Ayrıca herşey göründüğü gibi değildir, bulunduğumuz yerlerde farklı misyonlarımız olur ve çoğu kez bizler bunları bilmeyiz bile” diyerek fiiliyata geçmiştim bile.

Çalışacağım yer, işletme binasının ikinci katında ve patronun odasının hemen yanındaydı. Karşı caddede bulunan diğer fabrikanın da aynı bünyede olduğunu ve patronun oğlu tarafından idare edildiğini öğrenmiştim. Çok disiplinli bir çalışma ortamındaydım, bütün odalar camekanlar ile birbirinden ayrılmış, kimse sohbet edemiyor ancak telefon ile irtibat kurulabiliyordu. Böylesi bir ortamda çalışmaya alışmış olan bu insanlar, aralarındaki diyaloğu unutmuş gibiydiler. Koridorun en başında benim odam bulunuyordu ve camekan olduğu için gelen geçeni görüyordum. Özellikle sabahları kapımı açık bırakıyor ve gülmeyi unutmuş olan bu insanlara “günaydın” diyerek zoraki cevaplattırıyordum. İnat etmiştim bir kere burada sıcak bir iletişim sağlayacaktım. Bir müddet sonra ben bir şey söylemeden güleryüzle “günaydın” dediklerine şahit olmak beni çok sevindirmişti. Aslında bu kadar kolay olacağını düşünmüyor, daha uzun bir zamana mal olacağını tahmin ediyordum. Fabrika müdürüne tebessüm ettirmeyi başaramamış olmam beni üzüyordu, çünkü yaptığım işten önce çevre ile olan iletişimim önem taşıyordu. Bir müddet sonra maaş ödemelerinde ve bazı günlerde çok yoğun olan muhasebe departmanına yardım etmeye başlamıştım (ne de olsa muhasebe biliyordum artık;) Patron bir gün yanıma gelerek “radyoya verdiğimiz reklam spotlarını yenilemek istiyorum, sizin yaratıcı bir tarzınız var bu işi üstlenir misiniz?” diye sormuş ve ben de sevinerek kabul etmiştim. Her geçen gün işimden daha da keyif almaya başladığımı farkediyordum. Arada bir görmezden gelmeye çalıştığım malum sıkıntılarım vardı ama somut bir rahatsızlık vermediği için fazla problem olmuyordu ve artık bununla yaşamayı öğrenmiştim.

İşe başlayalı bir ay olmuştu ve o gün müdürün odasına inerek “bir ayım doldu, bu işi sevdim ve çalışmaya devam edeceğim, sizin kararınız nedir?” diye sorduğumda, bir aydır tanıdığım bu adamın ilk kez tebessüm ettiğini görüyordum. “İlk günler bu tarz konuşmalarını ukalalık olarak değerlendiriyordum, ancak zamanla kendine ve karşındakilere büyük bir saygı ve sevgi gösterdiğini farkettim. Aynı ölçüde işine de saygı duyman güzel gelişmelere sebep oldu, çalışmaya devam etmeni istiyoruz” demişti. Odadan çıkmak üzereyken “size yanlış isim taktıklarını, isminizin ortasına bir R harfi koymaları gerektiğini düşünüyordum, ama bu fikrimden vazgeçtim, sandığım kadar suratsız değilmişsiniz” diyerek tebessüm edip yanından ayrılmıştım. (Çalıştığım yer Musevilere aitti ve Mursa kelimesi İbranice somurtkan, suratsız gibi bir anlam taşıyordu). Ne ücret alacağımı halen bilmiyordum ama çok da önemli değildi, para gerekli olsa da her zaman ikinci plandaydı benim için, öncelikle huzurlu bir ortam ve severek yapacağım bir iş olmalıydı. Modellik yaptığım dönemlerde de işimi severek yapıyordum ama huzurlu değildim, anlamıştım ki huzur daha önemliydi.

Zamanla patronun sekreterliğini de yaptığımı farketmiştim. Biri patron ve benim kullanacağım, diğeri personelin kullanacağı kapı olmak üzere ikinci giriş oluşturulmuştu. Oldukça yoğun bir tempo ile çalışıyordum, aynı anda birden fazla işle ilgilendiğim için adımı ahtapot takmışlardı. İşletme yemekhanesi bulunduğum kattaydı, öğlenleri dışarıya çıkmıyordum, bulunduğumuz yer itibarı ile çıkılacak gibi de değildi zaten. (nedense işhayatım boyunca öğlen yemeklerine çıkma adetim oluşmadı). Yemeğe giderken ya da çıkarken bu işe girmeme aracı olan teknik müdürün odasına uğruyor kısa sohbetler yapıyordum. Beni çok seven ve adımı dobra takan bu adam “biliyor musun buranın havasını değiştirdin, candanlığın ve sevecen tavırların herkese yansıdı” dediğinde çok duygulanmıştım, biraz da egom kabarmıştı doğrusu. Onun odası farklı bir bölümde olduğu için sabahları mutlaka uğrar “günaydın” derdim. Gerçekten çalışanlar arasında güzel iletişimler başlamıştı, yemekten sonra birbirlerimizin odasına kahve içmeye gidiyorduk. Benim odamın hemen bitişiğinde ihracat departmanı vardı arada bir oraya uğrayıp sohbet ediyordum, bulunduğumuz kattan sorumlu olan muhasebe müdürü ters bakışlar fırlatarak “mesai saatlerinde sohbet etmek yasak” hatırlatması yapardı ama ben yine bildiğimden şaşmazdım. Çünkü yaptığım şey ne benim ne de karşımdakinin işini aksatmıyordu, gereksiz kurallara da uymaya niyetli değildim. (Kafama uymayan kuralları uygulamamak gibi kötü huylarım vardı/var nedense).

Bir gün satış odasına gitmiştim o sırada bir görevli gelerek “patron sizi çağırıyor” dediğinde koşar adım patronun odasındaydım. İş hayatımda o güne dek çok farklı şeylere tanık olmuştum ama bu kadarı da fazlaydı! Ne göreyim, patron gömleğinin tek kolunu çıkarmış soyunmaya hazırlanıyor, hayret dolu bakışlarla öylece kalakalmıştım. Bu halimi gören patron bir kahkaha patlatmış, ardından satış yetkilisi arkadaşımın arada bir tansiyonunu ölçtüğünü.o yüzden gömleğinin tek kolunu çıkardığını anlatmıştı..Kırışmış kıyafatlere karşı çok titiz olduğunu bildiğimden kolunu sıyırmak yerine neden yarı soyunduğunu anlayabiliyordum. Görevli “sizi çağırıyor” derken yanlış anlama sonucu ben gitmişim, satış odasına dönüp arkadaşıma kendisini çağırdığını anlatmaya çalışmam başarısız olmuştu çünkü gülmekten konuşamıyordum. Ne olduğunu anlayamayan arkadaşım, kriz halindeki gülmeme eşlik etmekten başka birşey yapamıyordu. Her taraf camekan olduğu için bu durumu gören muhasebe müdürü eliyle işaret ederek derhal yanına gitmemi istiyordu. “Bu güne dek uyarılarımı ciddiye almadınız, ama bu sefer aşırıya kaçtığınızın farkında mısınız?” şeklinde bir fırçaya hazırlanırken, “öncelikle ne olduğunu sorsanız bu şekilde davranmazdınız” diyerek lafı ağzına tıkayarak olanları anlatmıştım. Gülmemek için kedisini zor tutuyordu “bıyıkaltı gülmeyi bırakın, kendinizi özgür bırakın, güldüğünüz için kimse sizi yadırgamaz” derken yeni bir fırçaya maruz kalmamak için alabildiğine sevecen bakışlarımı kullanmayı da ihmal etmemiştim. Sonunda o da dayanamayıp bir kahkaha atmıştı. İş çıkışı servise bindiğimizde günün konusu olmuştu, gözlerimizden yaş gelinceye dek gülmüştük.

Ramazan ayında oruç tutuyordum ve onlar da benim yanımda bir şey yememeye dikkat ediyorlardı. O zaman sigara içmek gibi kötü bir huyum vardı ve oruç tutarken en çok sigara içmek için akşamı beklerdim. O günlerden birinde patronu aradılar “diğer fabrikada sizi oraya aktarayım” dediğimde yandaki odalardan birinden duyulan ıslık sesi ile irkildim, başımı çevirdiğimde patronun “buradayım odama bağla” işaretini gördüm. Çok kızmıştım “odanıza geçin bağlıyorum” derken bunu adeta haykırarak söylemiştim. Telefonu biter bitmez odasına öyle bir dalmıştım ki, kapıyı çalmak gibi bir prosedür olduğunu anımsamıyordum bile. İçeri o şekilde dalışımla irkilen patronuma “benim nüfus kağıdımda yazılı bir ismim, hatta iki ismim var ve genelde beni ıslıkla o değil isimlerimden biri ile çağırırlar” diye bağırmıştım. “Kızma, ben karımı da oğlumu da böyle çağırırım, sevdiklerime bu şekilde davranırım” dese de “ben sizin ne karınız ne de oğlunuzum, bana bu şekilde davranamazsınız” diyerek kapıyı vurarak çıkmıştım. Masama geldiğimde herkes başıma toplanmış “kesin kovulursun artık” diyorlardı, “hiçbirşey umurumda değil, böylesi bir saygısızlığın olduğu yerde zaten kalmam” diyerek toparlanıyordum. (22 yaşın verdiği fevrilikle hareket ettiğimin farkında değildim diyeceğim ama bu konuda hala pek birşey değişmiş değil maalesef. Saygısızlığa karşı tahammülümün şimdilerde daha bir törpülendiğinin farkındayım ancak bu tür davranışlara fevri haraketlerle olmasa da yine de tepkisel oluyorum). Teknik müdür beni yanına çağırmış yatıştırmaya çalışıyordu, onun vasıtasıyla işe girdiğim için bana en yakın oydu. Patronun çok üzüldüğünü, kötü niyetle böyle davranmadığını anlatmaya çalışarak “adamı çok korkutmuşsun, gittiğimde rengi sapsarıydı ne yaptın allahaşkına” diyerek gülmüştü. “Gitmeni istemiyor, biz de öyle, sen mantıklı bir kızsın olayda art niyet tok hadi inat etme” diyerek beni ikna etmişti. Haklıydı, çok dikbaşlıydım, doğrularımdan çok zor vazgeçiyordum. O günden sonra “iki fabrika patrondan korkuyor, patron senden korkuyor” diye takılır olmuştu teknik müdürümüz.

Musevilerin dini günlerinde ben de onlar gibi hareket ediyordum, beni Museviliğe transfer edeceklerini, hiçbir şey yapamazlarsa bir Musevi ile evlendireceklerini söylüyorlardı. Zamanla aksanım da onlar gibi olmaya başlamış ve herkes beni de Musevi zanneder olmuştu, benim açımdan bir problem yoktu o yüzden düzeltme yapmıyordum. Özel günlerde bana da kutlama mesajı yolluyorlardı. Sigorta işlerimizi yapan acentenin sahibi Akgün bey ihracat ile görüşmeden önce “senin sesini duyduğumda işlerim rast gidiyor” diyerek benimle sohbet eder, bazen de işi olmasa bile arayıp “bir sesini duyayım” derdi.. İşe gitmediğim bir gün, Musevilerin dini günleri olan hamursuz bayramı için kutlama yaptığında benim bayramımı da kutlamış. İş arkadaşlarım “gördün mü, seni transfer ettik senden başka herkes kabul ediyor bunu” diye takılmışlardı. Ertesi gün “dün aradım, senin de bayramını kutlayacaktım ama yoktun” diyen sigortacımıza teşekkür ederek “Musevi değilim ama farketmez, yeterki bayram olsun” diyerek espri yapmıştım. “Buna çok sevindim” deyişini bir türlü anlayamamıştım.

Bir sabah güvenlik “sigortadan bir bey geldi içeri alalım mı” diye sorduğunda isim sormak aklıma gelmemiş, Akgün Bey’in sürpriz yaptığını düşünmüştüm. Benim kullandığım kapı genelde kapalı olurdu ancak lavabodan dönerken açık unuttuğum için sigortacımız o kapıdan giriş yapmaya çalışmış ancak gözgöze geldiğimiz anda kilitlenip kalmıştı. Hareketsiz, öylece kalakalmıştı, başımı yan odaya çevirip ihracattaki arkadaşıma işaret ettiğimde kalkıp geleni karşılayarak odasına almıştı. Oturacağı yeri beni görebilecek bir şekilde ayarladıktan sonra karşısındakiyle konuşuyor, ancak gözünü benden ayırmıyordu. Esmer, uzun boylu, hafif sakallı olan bu gencin davranışı beni rahatsız etmişti, bir ara oturduğu yerden kalkarak yanıma gelmiş bir telefon çevirmek istediğini söylemişti. “Bulunduğunuz yerden de çevirebilirdiniz” diyerek tepkimi dile getirmiştim. “Akgün beyi arayacaktım, bilirsiniz o sizi çok sever önce sizin konuşmanızı istemiştim özür dilerim” deyip üzülerek geldiği odaya dönmek üzereyken “hadi gelin arayalım" diyerek tebessüm etmiştim. “bir insana gülmek ancak bu kadar yakışabilir” iltifatının ardından bakışlarını yine kilitlemişti. Yandaki odaya bakarak “yine kilitlendi” diyerek işaret ederek yardım istemiştim. O günden sonra sigorta işlemleri hep onun tarafından yapılmaya başlanmıştı. Akgün bey oğluna sürekli olarak “git ne yaparsan yap o kızı bu eve gelin istiyorum, yoksa ciciannen olarak görürsün” diyerek espri yapıyormuş. Musevi olmayışıma sevinmesi meğer bu yüzdenmiş, çünkü Museviler dışarıya kız vermeye pek sıcak bakmazlar.

İş ve sosyal hayatımı karıştırmaktan hoşlanmadığım için Hakan’ın teklifini geri çeviriyordum. Bir gün anneme “bu çocuk bir senedir bıkmadan teklifini yineliyor, ne yapayım?” dediğimde “çocukluğundan bu yana mantıklı kararlar verirsin, artık 22 yaşına basıyorsun, bu kez de en mantıklı kararı vereceğine inanıyorum, hayat senin ve bu karar da sana ait olmalı”şeklinde cevap almıştım. Bir yıl boyunca yılmadan uğraş veren Hakan’ın, yemek teklifini önümüzdeki haftasonu için kabul etmiştim, öyle oldu bittiye getirmişti ki o gün doğumgünüm olduğunu unutmuştum. Bir yıl sonraki doğumgünümde nişanlanacağımızın farkında değildim tabii ki. Evliliğe çok sıcak bakmayan ben nasıl olup da bu fikri kabul etmiştim? Hakan’ın son derece ileri görüşlü oluşu, en önemlisi kıskanç olmaması beni rahatlatıyordu. Bir fuara birlikte gitmiştik, bir ajans sahibi kartını vererek kendisini aramamızı istiyordu. Daha önce bu işi denediğimi ama rahatsız olduğumu anlattığımda, “çekimlere birlikte gideriz sevgilim, eğer modellik yapmak istiyorsan ben sana destek olurum” demişti ve birkaç reklam filmi çekimine gitmiştik.

Nişanlandığımın ertesi günü, nişan çikolatası ikram etmek için patronun odasına girdiğimde “Biliyorsun işçiler yüksek zam istemiyle ayaklandı bu yüzden işçi çıkarmak durumunda kaldık, sendika bastırıyor, sekreterimi işten çıkarıyor olmam onları biraz susturacaktır. Seni işten çıkaracağız ama bir müddet sonra tekrar geri alacağız” diyerek yüklü bir tazminat verilmişti bana. Arkadaşlarımla vedalaşarak oradan ayrılmıştım. Yeni bir iş aramalı mıydım yoksa patronum söylediği gibi beklemeli miydim?

 

Devam edecek…

 

Serap Naz BAŞAR

nazserap@yahoo.com