|
NİŞ
PAZARLAMA KAPSAMINDA, “GÖZARDI EDİLMİŞ KADINLAR”IN TÜRKİYE’DEKİ
KONUMU ÜZERİNE BASIN AĞIRLIKLI BİR ARAŞTIRMA 1.
Giriş Dünya;
erkek ve kadının birlikte paylaştığı bir yaşam alanı olmasına rağmen,
öteden beri erkek merkezli bir hayat, erkeği yaşamın odağı olarak öne
çıkarmakta ve kadını da erkeğin bakış açısına göre biçim almaya
zorlamaktadır. Problem, erkeğin kendisini bu hayatın öznesi kabul edip,
kadın da dahil, diğer her şeyi tanımlama hakkını ve gücünü
kendisinde görmesinden kaynaklanmaktadır. Çünkü ek bir “erk”
sahibi olmak diğer bir ifade ile “erkek” olmak, tanımlama
yetkisini de peşinen elinde bulundurmayı gerektiren bir durum gibi algılanmaktadır.
Siyasetten sanata kadar kadın aktivitesinin görmezden gelinmesinin en
klasik bahanesi, “dişil fıtratın”
namüsait olduğu şeklindeki araştırmalardır1. Bazılarının
iddiasına göre, kadın yaradılıştan eksik ve kusurlu olup, erkekle
yetenekte boy ölçüşemez. Bu iddia tamamen hayal ürünü olup, erkek ile
kadın arasındaki yetenek farkı tamamen fırsat ve eğitime bağlıdır.
Bugüne kadar kadın, eşit gelişme hak ve ayrıcalıklarından yoksun bırakılmıştır.
Eğer kadına da aynı fırsatlar tanınmış olsaydı, şüphe yok ki o da
erkek ile eşit olacaktı2.
Bununla
beraber insanın kendisini keşfetme süreci içerisinde bu iddianın aksini
kanıtlayan araştırmalar yapılmaktadır. Bu konuda ortaya çıkan son
olgulardan biri de, sadece erkeklerde bulunan ve erkeğe “erkek”
özelliğini veren genleri taşıyan “Y
kromozomu”nun son 300 milyon yıl içinde deformasyona uğrayıp küçüldüğüdür.
Oxford Üniversitesi genetikçileri, 125 bin yıl sonra, yani aşağı
yukarı 5 bininci neslimizde, erkeği belirleyen Y kromozomu ortadan kalkacağı
için kadınların artık erkek çocuk doğurmayacaklarını tespit etmişlerdir.
Diğer bir bulgu ise erkeğin zaten “hatalı”
doğduğudur. Londra, Collage Üniversitesindeki
genetik bilimciler, Y kromozomunu konu alan araştırmalarında, erkek için
“dişinin paraziti” demekte
ve erkeğin spermasından toplumsal konumuna kadar, yani biyolojik ve
toplumsal büyük bir çöküş içinde olduğunu belirtmektedirler. Genetikçiler,
embriyonların oluşum sürecinde erkeğin sonradan ortaya çıktığına işaret
etmektedirler. Erkek embriyonun, 6. haftasında erkeklik geni devreye
girmekte ve ancak 12. haftada erkeklik üreme organları belli olmaya başlamaktadır.
Erkeğin yaşamdaki rolünün ikincilliğini ortaya koyan çok sayıda yeni
araştırma vardır. Genetikçiler, bütün canlılarda erkeğin ve dişinin
hayatın sürdürülmesindeki işlevlerini araştırdıkça şu bulgulara
rastlamaktadırlar: “Erkekler doğa tarafından, annedeki genleri eşe
aktaran ve dişi kalıtımını sağlayan araçlar olarak yaratılmışlardır.
Kaburgalı Adem ilk insan değil, sadece kadınları “birleştirendir”. Erkeğin
biyolojisinin yanı sıra, toplumsal çöküşünde de şu örnekler gösterilmektedir:
Kötülükler, her türlü şiddet, polisiye olaylar, cinayet, katliam,
organize suçlar, seks suçları, fanatizm... Bir Alman sosyoloğa göre,
ahlaklı, meslek sahibi, yetenekli ve sosyal yönden gelişmiş kadınlar
olmasaydı, batı demokrasilerindeki ekonomik, sosyal ve siyasi sistem çoktan
çökmüş olurdu. Genetikçi Sykes’a göre, erkek bu gidişle tıpkı
dinozorlar gibi yok olacaktır. Üreme için zaten erkeğin dölleme yeteneğine
gereksinimin giderek azaldığını görmekteyiz. Tıp, geliştirdiği üreme
teknolojileriyle, erkeğin saf dışı kalabileceğini göstermektedir. “Kopyalama”
veya “dişi
dokudan yedek sperma üretimi” gibi yeni teknikler geliştirilmektedir.
Kısacası, bütün gözlemler ve araştırmalar, doğanın kadını esas
aldığını göstermektedir. Tersine hiçbir bulguya rastlanamamaktadır3. İddia
taşımayan bu çalışmada, kadının genelde ve Türk kadınının özelde
toplumsal yaşam içerisindeki yerine/konumuna, mümkün olduğu ölçüde
karşılaştırmalara yer verilerek değinilmekte; evrensel insanlığın ve
dayanışmanın kalite ve gelişiminin arttırılmasına öncülük
edebilecek daha ileri düzeydeki araştırma ve incelemelere ışık
tutulmaya çalışılmaktadır. 2.
Kadın Erkek Eşitsizliği Erkeğin
doğadaki yukarıda bahsedilen konumuna rağmen, bugün dünya üzerindeki tüm
toplumlarda kadın erkek eşitsizliği vardır. Kadınlar, insanın temel
hak ve hürriyetlerinden tam olarak faydalanamamakta; siyasal, sosyal,
hukuki ve eğitim alanlarında erkeklerle eşit olamamaktadır. Bu eşitsizliğin
ve sömürünün nedeni, sosyal yapıyı biçimlendiren üretim ilişkileri,
“patriarkal / ataerkil aile
yapısı” ve kadının kendi biyolojik yapısıdır. Sınıfların
ortaya çıktığı andan itibaren “egemen / hakim sınıflar”ın sömürülenlere ve ezilenlere biçtiği
tüm toplumsal roller her zaman kadına ayrı biçimde ve daha da ağır şekilde
yansımıştır. Kadın sadece bir köle, serf
(toprağa bağlı köle) ya da işçi olarak bırakılmamıştır. Kadın
her zaman ve her yerde, kadın olmasından gelen özelliği ile zora maruz bırakılmış,
boyun eğdirilmiştir. Erkeğin fiziki üstünlüğü, kadının boyun eğdirilmesinde
bir araç olarak kullanılmıştır. Sabahtan
akşama tarlada emek tüketen erkek köylünün yeniden kendi emeğini üretebilmesi
için, kadın evde hizmetkar olarak kullanılmaya zorlanmıştır. Oysa aynı
kadın tarlada, erkeğin yanında emek de vermiştir. Ezilen ve sömürülen
sınıfın erkeklerine, “egemen sınıflar” tarafından bu bir “hak”
gibi gösterilmiştir. Bu şekilde erkeğe verilen “hak”, aynı zamanda
ezilen sınıfların kendi içlerinde kendileriyle çatışmalarının bir
aracı olarak kullanılmıştır. Oysa egemen sınıfların amaçları, emek
gücünü en ucuza mal etmek ve en verimli biçimde kullanmaktır. Onların
zenginliklerinin, egemenliklerinin ve rahatlıklarının tek yolu budur. Kadın
da hiçbir ücret ödenmeksizin, emekçi erkeğin sömürücü sınıflara
daha ucuza mal olmasını sağlayan bir araç haline getirilmiştir. Fabrikadan
“limon gibi sıkılmış / posası
çıkmış” bir halde eve gelen işçi erkek, evde kendisine sadece
bir imzayla, kimi durumlarda sadece bir imamın duası ile bağlanmış
hizmetkarın sunacaklarını ve sunmak zorunda olduklarını bilerek yaşamak
durumunda bırakılmıştır. Kadın, doğduğu andan itibaren sadece bu “toplumsal
görev” için yetiştirilmiş
ve yüzyıllardır egemen sınıfların bile isteyerek sürdürdükleri kadın
erkek ilişkisi yeniden var edilmiştir. Kadın işçi, yüzyıllardır
kendisine biçilmiş toplumsal göreve artık karşıdır. Evde çocuk
bakan, yemek yapan bir alet gibi görülmeye başkaldırmıştır. Yüzyıllardır
erkek işi diye kadından uzak tutulan işlerde çalışan emekçi kadın,
bunun bir aldatmaca olduğunu görmüş, aynı zamanda ev işinin sadece kadın
işi olduğu şeklindeki aldatmaya da kanmaz olmuş ve erkeğinden her şeyi
paylaşmayı istemeye başlamıştır. Artık kadınlar toplum içindeki
rollerini ve haklarını talep etmektedirler. Eşit olarak her şeyden
faydalanmak ve bağımsız olmayı arzulamaktadırlar. Gelenek, görenek ve
kültür adı altında istemedikleri bir şekilde hareket etmek zorunda
kalmak istememektedirler. Kendileri ile ilgili kararları kendileri vermek
istemektedirler4. Ancak
dünya genelinde kadın haklarında son yıllarda meydana gelen artış dahi
bir çok gerçeği değiştirebilecek nitelikte değildir. Dünyadaki en
fakir ve eğitim almamış insanların büyük bir çoğunluğu kadınlardır.
Duruma ülkemiz açısından baktığımızda; istatistikler, eşitlikçi
bir büyüme ve kalıcı refah artışı için kadınların toplumdaki
rolleri konusunda daha yapılması gereken çok şeyler olduğunu göstermektedir.
Ülkemizde kadın erkek eşitliği alanında pek çok çalışma yapılmasına
ve mekanizmalar oluşturulmasına rağmen, toplumsal yapı içindeki
cinsiyetçi değer ve yargılar, kadınların sosyal yaşam alanında, gündelik
yaşam pratikleri içinde bu haklardan yararlanmalarının önünde ciddi
engeller oluşturmaktadır. Kadınların yaşama alanı olan özel alanlar
demokratikleştirilmedikçe, kamusal ve özel alanlar arasındaki bağlar görünür
kılınmadıkça, kadınların güçlenmelerinden ve eşitliklerinden söz
etmek zorlaşmaktadır5. 3.
Kadın ve Eğitim Kadınlarımızın
siyasal haklarını gerektiği gibi kullanmalarını engelleyen en önemli
faktör, eğitim konusudur. Kadınlar en temel insan haklarından biri olan
eğitim ve istihdam olanaklarından yararlanma konusunda hemen hemen tüm ülkelerde
erkeklerin gerisindedir. Türkiye’de de kadının durumunu iyileştirmeye
yönelik tüm çalışmalara rağmen, özellikle eğitim ve istihdam konularında
istenilen düzeye ulaşılamamıştır. Erkek ve kadınların eğitim düzeyleri
arasındaki fark, ülkenin az gelişmiş yörelerinde daha belirgin bir şekilde
görülmektedir. Özellikle Doğu ve
Güneydoğu Anadolu Bölgeleri’nde süregelen ekonomik olanaksızlıklar,
geleneksel ve kültürel sınırlamalar, kadınların eğitiminde daha da kısıtlayıcı
bir rol oynamaktadır. T.C. Anayasası
ve kanunlarında kızların eğitimine öncelik verilmesine karşın, eğitim
hizmetleri Türkiye genelinde kadın ve erkeğe dengeli olarak ve istenilen
düzeyde götürülememiştir. Eğitim sisteminin her kademesindeki okullaşmada
kız ve erkek öğrenciler arasında oransal denge sağlanamamış, kentsel
alanlardan kırsal yerleşim birimlerine doğru gidildikçe bu daha da
belirgin hale gelmiştir. Kız çocukları, genellikle doğduğu andan
itibaren erkek çocuklara göre aileleri tarafından ikinci plana itilerek
yetiştirilmekte, bu da eğitimde olumsuz bir durum ortaya çıkarmaktadır.
Özellikle kırsal yörelerde ilköğretimi bitiren kız çocukları, erken
yaşta evlendirildiklerinden, eğitimlerine devam edememektedirler6.
Genel olarak toplumumuz kadının yeteneklerine gereken önemi vermemekte;
istihdam olanaklarını ve eğitimini de gelenek, töre ve toplumsal
tutuculuk kanalıyla sınırlamaktadır. Eğitim
alanındaki bu olumsuz koşullar, hayatın tüm alanlarını etkilemekte; doğal
olarak kadınlarımız, istihdama ve kalkınmaya katılıp bunların
nimetlerinden yararlanmada ikinci planda kalmaktadır. Örneğin, ekonomik
bağımsızlığını kazanan kadın oranı % 30 iken erkeklerde bu oran %
75’e yaklaşmaktadır7.
Türkiye’de kadınların işgücüne katkısı, ülke genelinde %30, şehirlerde
ise %15 olup, bu oran OECD ülkeleri arasında kadınlar için işgücüne katılmada en düşük
oran olarak dikkat çekmektedir. Oysa kadının işgücüne katılımı, hem
kendisi hem de aileleri ve toplumsal kalkınma açısından önemlidir. Çünkü
kadın işgücüne yönelik beklentilerde “hâlâ”
geleneksel bakış tarzı güncelliğini korumaktadır. Bunda gerek kadının
gerek toplumun kadını tanımlamada kullandığı önceliklerin etkisi büyüktür.
Yani toplumun kadına ve kadının kendine biçtiği öncelikli rol “eş-anne” ve bunların doğal sonucu olarak “ev kadınlığı” olduğu sürece, işgücü olarak kadının “aile
ekonomisine yardımcı” ve “ucuz
emek” şeklinde tanımlanması kaçınılmaz olacaktır8. 4.
İstatistikler ile Kadın Diğer
taraftan ataerkil toplum yapısı, gerek iş hayatında gerekse sosyal yaşamda
kadınlar üzerinde baskı oluşturmaktadır. Kadınlar geleneksel kadın
mesleklerine yoğunlaşıp, açık iş olmasına rağmen, erkek işi olarak
tanımlanan işlere başvuramamaktadırlar. Bu işleri yapsalar dahi aynı işi
yapan erkeklere göre kadınların ücreti düşük kalmaktadır. Kadınlar,
iş hayatına girip yükselmeyi hedeflediklerinde ilk bakışta görünmeyen
engeller karşılarına çıkmakta ve yükselmeye kararlı kadınlar, İngilizce
literatürdeki deyimi ile, kafalarını “cam
tavan”a (glass ceiling) çarpmaktadırlar. Türkiye’de kamu yönetiminde
orta kademe yöneticilerin % 32’si kadın iken, bu oran genel müdür
kademesinde % 12’ye, müsteşarlık düzeyinde ise % 2’ye kadar
inmektedir9.
Kamuda çalışan 100 kadından 57’si, 24-35 yaş grubunda yoğunlaşmakta
ve %44 ile ilk sırayı lise mezunları almaktadır. İkinci sırayı %15
ile iki yıllık yüksek öğrenim mezunları oluşturmakta, böylece orta
kademede yoğunlaşan kadınların yükselme şansları da sınırlanmaktadır. Diğer
sektörlerde kadının konumuna baktığımızda; 1999 yılında sanayi sektöründe
kadın işgücünün %11 olduğunu ve kadın emeğinin ucuz oluşu nedeniyle
tekstil, hazır giyim, gıda ve tütün gibi emek yoğun sanayi dallarında
kadınların tercih edildiğini görmekteyiz. Hizmet sektöründe istihdam
edilen kadınların oranı ise %22’dir. Bu sektörde son yıllarda kadın
lehine önemli gelişmeler kaydedilse de, bu artış hem sektördeki iş
alanlarının genişlemesiyle, hem de bu sektördeki bazı işlerin kadın işleri
olarak değerlendirilmesi ile açıklanabilir. Yine 1999 yılı verilerine göre
kadınların %66’sı tarım kesiminde çalışmakta ve tarım sektöründe
çalışan her 100 kadının 60’ı ücretsiz aile işçisi olmaktadır. Üniversite
ve diğer yükseköğretim kurumlarında görev yapan kadın öğretim
elemanlarının tüm öğretim elemanlarına oranı %33’dür. Akademik
personelin %33’ünü oluşturan bu kadınlar; dekan, rektör, bölüm başkanlığı
gibi yönetici kadrolarda son derece düşük düzeyde temsil edilmektedir.
Yargı organlarında da kadının konumu farklı değildir. 88 üyeli Danıştay’ın
15 üyesi ve 2 başkan vekili kadındır. 250 üyeli Yargıtay’da kadın
üyelerin sayısı 20’yi geçmemekte ve 32 daire başkanlığı içinde
bir kadın daire başkanı görev yapmaktadır. Dördü yedek 15 üyesi olan
Anayasa Mahkemesi’nin de, 2 asil, 2 yedek olmak üzere 4 kadın üyesi
bulunmaktadır10.
Genel olarak kadın işgücünün %65.3’ü tarımda, %13.3’ü sanayide,
%21.4’ü ise hizmetler sektöründe istihdam edilmektedir. Kadın istihdamına
ilişkin bir diğer saptama da yıllara göre düşüş göstermesidir. Ekim
1990’da %34 olan işgücüne katılım oranı, 1996’da %30.1’e
gerilemiştir. Kent, kadın istihdamı açısından olumsuz bir yapı yansıtmaktadır.
Göçle kente gelen kadınlar, ya ev kadını konumuna girmekte, ya da “marjinal
işler”de yasal korumadan uzak ve sosyal güvenceden yoksun olarak çalışmaktadır.
Kentteki kadın istihdamının belirleyici boyutu giderek kadınların kayıt
dışı, niteliksiz işlerde çalışması biçiminde ortaya çıkmaktadır.
Daha önce belirtildiği gibi kadın emeğinin tekstil, hazır giyim ve tütün
gibi emek yoğun bazı sanayi dalları için “ucuz emek” oluşu, kadınları tercih edilir kılmaktadır.
Oysa imalat sanayinin bazı dallarında istihdam yaratma maliyetinin yüksek
olması nedeniyle bu alt dallar çok yavaş büyümekte, dolayısıyla
sanayide teknolojik değişime uyum zorluğu çeken kadın emeğine ikincil
gözle bakılmaktadır. Bunda cinsiyetçi yaklaşımdan çok, kadın işgücünün
teknolojik donanıma uyum gösterecek bilgiye, eğitime sahip olmaması
etkili olmaktadır11. Ülkemizdeki
kadınlarla ilgili bazı istatistiklere Avrupa
Birliği ile karşılaştırmalı olarak bakıldığında da iç açıcı
olmayan sonuçlarla karşılaşılmaktadır. Örneğin; Türkiye’deki
erkeklerin %8’i okur-yazar değilken, yetişkin her 4 kadından birisi
okuma-yazma bilmemektedir. Okur yazar olmayan kadın nüfusunun erkek nüfustan
farkı %18’dir. Bu oran, bizim içinde yer aldığımız orta gelir grubu
ülkelerin ortalamasından (%13) ve dünya ortalamasından (%15) daha yüksektir.
Kız öğrencilerin toplam öğrencilere oranı ilkokulda %47, lisede %39, yüksek
öğrenimde %38’dir. Bu oranlar orta gelir grubu ülkelerin ortalamasıyla
aynı, AB ortalamasının ise oldukça altındadır. 15-19 yaş arası kadınlarda
doğurganlık oranı binde 44’dür. Bu oran da orta gelir grubu ülkeleri
ve AB ortalamasından daha yüksektir. Öte yandan, 15-19 yaş arasındaki
kadınlarda istenmeyen hamilelik riskini taşıyanların oranı %11, bir sağlık
görevlisinin gözetimi altında yapılan doğum oranı ise %76’dır12. Ayrıca
bu istatistiklerde gösterilemeyen, çoçuk yaşta evlendirilen, yoksulluk
çeken, dövülen, sokağa atılan, koyun gibi kesilen, alınan satılan kadınlarla
ilgili rakamlar tam olarak
bilinmemektedir. Bununla beraber kadınlar üzerindeki baskıların neler
olduğunu kestirmek zor değildir. Bazıları şu şekilde sıralanabilir:
Genç kızların istemedikleri erkeklerle zorla evlendirilmeleri, erkeklerin
-koca, baba ya da kardeş- kadınlar üzerinde fiziksel baskı uygulamaları,
birden fazla evlilikle aile yaşamının bir cehenneme çevrilmesi, dinci
babaların okuyup üflemek bahanesiyle genç kızların ırzına geçmeleri,
yoksulluk yüzünden çocuklarına bakamayan analar, yoksulluk yüzünden
bozulan, göçle parçalanan aileler, fuhuşa sürüklenen kadınlar, vb. 5.
Kadının Sosyo-Ekonomik ve Kültürel Konumundaki Gelişmeler Sayılan
bu ve benzeri olayların arkasında derin ekonomik, sosyal ve kültürel
sorunlar yatmaktadır. Aynı zamanda din, kadın üzerinde bir baskı aracı
olarak kullanılmaktadır. Burada devlete, başta kadın örgütleri olmak
üzere sivil toplum kuruluşlarına (STK’lara) ve de basına
büyük görevler düşmektedir. Sorunun köklerine inildiğinde karşımıza
iki temel yara çıkacaktır: “Sefalet
ve cehalet”. Bu iki afete
idarî yasal yöntemlerle ve baskıyla karşı konulamaz. Devlet halkın karşısına
sosyal yardım yerine IMF programlarıyla
çıkarsa, hükümet sosyal devleti kuracak yerde zengini zengin, yoksulu
daha yoksul kılan düzene boyun eğer; halkı ezen politikalarıyla
irticaya avuç açarsa, laik Türkiye
Cumhuriyeti bu sorunun altından kalkamaz13. Esas
olarak şu anda geldiğimiz nokta; Atatürk
aydınlığından, inkılaplarından ve kazanımlarımızdan verdiğimiz
ödünlerin bizi getirdiği yerdir. Oysa ki teokratik bir devlet yapısının
ve kadın haklarının kısıtlı olduğu bir toplum düzeninin olduğu Osmanlı
İmparatorluğu’ndan, kadın-erkek eşitliğinin kabul edildiği
modern Türkiye Cumhuriyeti’ne geçiş, bir çok devrimler ile mümkün
olabilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti, 80 yılda büyük özverilerle gerçekleştirdiği
ve yaşama geçirdiği devrimlerinden vazgeçemez ve elde ettiği kazanımlarını
yitirmeyi kabul edemez. “Arap-bedevi” kültürünü, onun şekillendirdiği yaşamı üzerinden
atan, ümmetten millete geçen bir toplum olarak geriye götürülme
isteklerine karşı koymalıdır. Örneğin türban olayı, modern Türk
toplumunu geriye götürmenin ilk adımıdır. Türban bir simgedir ve
siyasi İslam’ın başlangıç noktasını oluşturur. Üniversitelerde
kazanılacak türban yasağının kaldırılması, toplumu geriye götürmek
için açılacak kapının kilididir. Bu nedenle siyasi İslamcılar, bunu
demokratik haklar olarak algılamaktadırlar. Oysa Türkiye modern bir
toplumdur. Hedefi de modern toplumlar arasında yer almak ve onların bir
parçası olmaktır. Kadını örterek, onu evine kapatarak, Türkiye’nin
bu dünyada yer alması olanaksızdır14. Atatürk,
Cumhuriyetin ilanından dokuz ay önce Şubat
1923’de şöyle demiştir: “Bizim sosyal toplumumuzun başarısızlığının
sebebi, kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz ilgisizlikten ileri
gelmektedir. Yaşamak demek faaliyet demektir. Bundan dolayı bir sosyal
toplumun bir organı faaliyette bulunurken, diğer bir organı işlemezse, o
sosyal toplum felçlidir”. Böyle demekle Atatürk, çağdaş bir düşünce
ile kadının toplumdaki yerini belirlemiş ve 1926 yılında Atatürk’ün
isteği üzerine çıkarılan “Medeni
Kanun” ile kadınlarımıza erkeklerle eşit haklar sağlanmıştır.
Türk kadınlarını “şeriat”
zincirinden kurtaran Medeni Kanun ile Türk kadınına bin yıl evvel
kaybettiği hakların iade edilmesinin temeli oluşmuş, artık kadın güçlenmeye,
kişiliğini bulmaya başlamış ve erkeğinin yanında sosyal faaliyetlere
katılmaya hazır hale gelmiştir15. O
tarihlerde batılı ülkeler, Atatürk Türkiye’sindeki bu çağdaş gelişmeleri
şaşkınlık, hayranlık ve biraz da korku içerisinde izlerken, maalesef
Atatürk ve İsmet İnönü’den sonra yönetime gelenler, bu gelişmeleri
tam tersine çevirmişlerdir. Kadınlarımız yeniden evlerine ve kara çarşaflara
kapatılmak istenmiş, iş hayatına atılmaları, atılanların da gelişmeleri
engellenmiştir16. Cumhuriyetin
ilk kuruluş yıllarında gösterilen onca iyi niyet ve yasal düzenlemeye
karşın, kadınlarımızın erkeklerle eşit bir konum edinememiş olmalarının
nedenleri kuşkusuz çok karmaşıktır. Örneğin; eğer Köy
Enstitüleri kapatılacağına, tam tersi geliştirilerek yaygınlaştırılsaydı,
bugün eğitimli kadınlarımızın sayısı bambaşka olacaktı. Sonra,
ezanı tekrar Arapça’ya çeviren zihniyet, kendi paradigmasını da
birlikte getirmiş, kazanılan nice hak, Arapça ezanla eş zamanlı olarak
eşyanın tabiatı gereği farkına varılmadan yitirilmiştir17. Halbuki
Türk kadını, yüzyıllardır özlemini çektiği haklarına sahip olmada,
en azimli, inançlı ve güçlü desteği
Atatürk’ten almış ve çağdaş ülke kadınlarının önüne geçmiştir.
Dünya ülkeleri arasında kadınlarına siyasete katılma hakkı tanıyan
ilk ülke Türkiye olmuştur. O tarihlerde özgürlük ve insan hakları açısından
Dünyada örnek olarak gösterilen İsviçre’de bile kadınların seçme
ve seçilme hakkı yoktu. Örneğin; İtalya’da kadınlar ancak 1948 yılında
seçimlere girebilmişler, Japon kadınları ise seçim haklarını ancak
1950 yılında alabilmişlerdir. Medeni Kanunları aldığımız İsviçre’de
ise, kadınlar haklarını 1971 yılına kadar alamazken, çağdaşlaşmada
örnek aldığımız İsveç ve Danimarka gibi ülkelerde de durum farklı
değilken, Türk kadınına 1934 yılında seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır.
Bu vesile ile Atatürk şöyle seslenmektedir: “Bu karar, Türk kadınına
sosyal ve siyasi hayatta bütün milletlerin üstünde yer vermiştir. Çarşaf
içinde, peçe altında ve kafes arkasındaki Türk kadınını artık
tarihlerde aramak lâzım gelecektir. Türk kadını, evdeki medeni mevkiini
selahiyetle işgal etmiş, iş hayatının her safhasında muvaffakiyetler göstermiştir.
Siyasi hayatta, belediye seçimleriyle tecrübe kazanan Türk kadını, bu
sefer de mebus seçme ve seçilme suretiyle haklarının en büyüğünü
elde etmiş bulunuyor. Medeni memleketlerin birçoğunda, kadından
esirgenen bu hak, bugün Türk kadınının elindedir ve onu salâhiyet ve
liyakatle kullanacaktır”18. 6.
Siyaset, Demokrasi ve İnsan Hakları 77
yıl önce çıkarılan Medeni Kanun hâlâ yürürlükte olduğu halde,
Atatürk’ten sonra lâyık olduğu hakları elde edememesine rağmen, şimdi
Türk kadınları artık seçme hakkının ötesini, seçilme hakkını
istemektedirler. Demokrasiyi “adam
etme” yani bir ölçüde “kadınlaştırma”
mücadelesi vermektedirler. İktidarı eşit olarak paylaşmaya, yönetime
kendi seslerini, sözlerini taşımaya kararlıdırlar. Artık bu mücadele,
siyasi partilerin politikalarını da etkilemektedir. Onlar da artık “kadın”
gerçeğini görmezden gelememekte; programlarında, tüzüklerinde, örgütlenme
biçimlerinde bu gerçek, ideolojilerinin elverdiği ölçüde ifadesini
bulmaktadır. Kadın kolları özel önem kazanmakta, kadın kotası siyasi
literatüre ve pratiğe girmektedir19. İktidarı
ele geçirmek için şiddeti bir yöntem olarak hiçbir zaman öngörmeyecek
olan kadınların siyasette karar alıcı konuma gelmeleriyle dünya açısından
ortaya çıkabilecek olan yararlar şu şekilde sıralanabilir: Öncelikle
kadınların siyasi kararlara ve iktidara ağırlıklarını koydukları
yerde, uluslararası ilişkilerde şiddet giderek geri plana itilecek, barışçıl
müzakereler ön plana çıkacaktır. İç politikada, dayanışmacı, güçsüzlerden
(kadınlar, çocuklar, yoksullar, üçüncü dünyalılar vb.) yana
politikaların benimsenmesi olasılığı artacaktır. Thatcher, Çiller gibi
yirminci yüzyılın erkek modeline öykünen kadın politikacıların
yerine, Fransız Sosyal İşler Bakanı Martine
Aubry, Mo Marlow (Kuzey İrlanda
barışını hazırlayan bakan) gibi örnekleri şimdiden görülmeye başlayan
kadın politikacıların sayısı artacak, kadınlar için onlar model
olacaktır. Doğayla ona daha saygılı bir ilişki kurulacak ve enerji için
nükleer yerine su, güneş gibi tükenmeyen kaynaklara öncelik
verilecektir. Şehirler, insan ihtiyaçlarına cevap veren bir teknik ve
estetikle kurulacaktır20. Ancak;
ülkemizde siyasi partiler, partili kadınların zorlaması ve kamuoyunun
etkisi ile, seçim listelerinde kadınlara eskiye göre daha fazla yer
verseler de, kadın adaylara seçilemeyecekleri alt sıralarda yer vermeleri
sonucu, seçilebilen kadın sayısı yine çok sınırlı kalmaktadır. Ayrıca
1980’den sonra Türkiye’de, tabandan yetişen, kendi gücüyle gelen
siyasetçi yerine, genel başkanlar tarafından seçilen siyasetçi yapısı
egemen olmuştur. Bu yapıda siyasetçinin tartışma gücü kalmamakta,
parlamenterin kişiliğini öldüren anlayış parlamentoya da yansımaktadır.
Böyle bir siyasetçi, grubun kararları dışında hareket edememekte,
sistem “genel başkanlar demokrasisi” haline gelmektedir. Kadın
milletvekillerinin çoğu siyasetten gelmedikleri için genel merkezin
kararlarına “hayır”
diyememektedirler21. Bu nedenle Siyasi
Partiler Yasası’nın değişmesi, dokunulmazlıkların kaldırılması
veya sınırlandırılması ile birlikte, demokrasi adına büyük bir kazanım
anlamına gelecektir. Diğer
yandan sadece “Siyasi Partiler Yasası”nda değil, diğer bütün
yasalardaki ayrımcı maddelerin kaldırılması gerekmektedir. Çünkü Ceza Kanunu’ndan İş
Kanunu’na kadar bütün kanunların hatta taslakları tartışılan
yenilerinin bile kadına bakış açısı halen son derece olumsuzdur. Kadın
erkek eşitliğinin sağlanmasında atılmış en önemli adımlardan biri
olan “Birleşmiş Milletler Kadınlara
Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Uluslararası Sözleşmesi”ne
1985 yılında imza atan Türkiye’de, kadın-erkek eşitliğinin “kağıt
üzerinde” sağlanması için bile daha atılacak çok adım
bulunmaktadır. Bu ülkenin nüfusunun yarısı kadınlardan oluştuğuna göre;
kadınlara karşı ayrımcılık, eşitsizlik, hak ve özgürlüklerin yok
sayılması ve sömürü, sadece kadınlara değil, kadın-erkek ayırmaksızın,
millete karşı yapılmış sayılır. Bu eşitsizliği ve ayrımcılığı
ortadan kaldırmak demokrasinin olmazsa olmaz koşuludur. İş Kanunu’nda
olduğu gibi olumsuz maddelerle dolu olan TCK’nın
çağdışı maddelerden arındırılması, yasal boşlukların ve yanlışların
giderilmesi için, mutlaka TCK Kadın-Çalışma
grubu’nun hazırladığı değişiklik taleplerine kulak verilmesi, bu
taleplerin incelenmesi ve sürekli olarak gelişmelere açık tutulması
gerekmektedir22. TBMM adalet
alt komisyonunun üzerinde çalıştığı TCK tasarısında daha üzerinde
durulması ve değiştirilmesi gereken pek çok madde vardır. Örneğin; Türk
Ceza Kanunu’nda kadını özel olarak ilgilendiren bölüm, “ırza geçme,
kaçırma, fuhuşa tahrik” gibi suçların konu alındığı
“Umumi Adap ve Aile Nizamına Karşı Cürümler” başlığı altında
düzenlenmiş olup, bu bölümün başlığı bile, TCK’nın kadına bakış
açısını ele vermektedir. Bu konuda, insan bedeni, onuru, kişi özgürlüğü,
kişi sağlığı önemsenmeyip, toplumsal ahlak ve aile düzeni ön plana
çıkartılmıştır. Bu tasarıda cinsel suçlar, bireye karşı değil “topluma
karşı” işlenmiş görünmektedir. Yani kadının bedeninin üzerinde
yine toplumun, ailenin, erkeğin tasarrufu vardır. Oysa cinsel suçların
asıl mağduru toplum ya da aile değil, bireydir. Tecavüz ettiği ya da kaçırdığı
kadınla evlenen erkek ceza indiriminden yararlanmaktadır. Mesela on erkek
kadına tecavüz edip biri evlenirse, on erkek de indirimden yararlanmaktadır.
Bu, daha çok tecavüze teşvike benzemektedir. Başka bir örnek ise tasarıda
bulunan “Cinsel Bütünlüğe ve
Edep Törelerine Karşı Suçlar” başlıklı bir bölümdür.
“Hayasızca ve edep duygularını incitecek eylemlerde bulunanlar...”
diye başlayan bu tasarı maddesi; namus, örf ve gelenekler bahanesiyle kadınların
aile meclisi kararıyla öldürülmesini veya intihara zorlanmasını
destekler niteliktedir23. Namus cinayeti işleyenlerin cezalandırılmasında
TCK’nın 51. maddesinde yer alan “haksız
tahrik” hükümleri uygulanarak, cezada indirim öngörülmektedir. Bu
maddedeki haksız eylem, mağdurun ahlaka, toplumsal değer yargılarına
aykırı her türlü hareketini kapsayacak kadar geniştir. Suçu işleyenin
cezada indirim alması için öfke ve üzüntüye kapılmış olması
yeterlidir24. Bunlar, eşitliği savunan anayasamıza da, Türkiye’nin
imzaladığı uluslararası BM
belgelerine ve insan hakları sözleşmeleri’ne de aykırıdır. Ceza hukukunun
koruması gereken hukuksal değer, örf ve adetler değil, bireyin hak ve özgürlükleri
olmalıdır25. 7.
Töre Sarmalı Oysa
ki, Urfa valiliği’nin 1927’de yayınladığı “Urfa
Salnamesi”nin 104. sayfasından aktarılan aşağıdaki satırlar, Türkiye’de
örf ve geleneklerin bugün dahi kanunlar üzerindeki etkilerinin
nedenlerini çarpıcı bir şekilde göstermektedir. “Aşirete
mensup bir kız bir gence meylederek onunla kaçarsa, veli ve vasilerine karşı
kız ve erkek ölüme mahkum olurlar. Aralarında nikah yapılsa bile, kızın
akrabasına başlık namıyla bir şey verilmez ve bir sulh yapılmazsa, kızı
kaçıran hakkında katillere tatbik edilen usul tatbik edilir... ...Kocalı
bir kadın bir erkekle kaçar ise her ikisi takipten uzak bölgelerde
hayatlarını geçirmeye mecburdurlar. Kadını kaçıran, bu kadının
akrabası hem de kadının kocası tarafından takip olunur. Bu cinayette
erkek ve kadına yönelik öldürme hakkı daima bakidir...26” “Aşiret
kanunları”
olarak tanımlanabilecek bu belge, 20. yüzyılın sonunda hunharca işlenen
cinayetlerin gerekçesini de açıklamaktadır. Nitekim
Güneydoğu Anadolu’da kurulan Kadın
Merkezleri (KAMER), kendilerine başvuran kadınların %15’inin sürekli
ölüm tehdidi aldığını, %7’sinin de intiharı düşündüğünü
vurgulamaktadır. 1997-2003 yılları arasında acil yardım hattına başvuran
kadınlarla yapılan 5100 görüşmeden çıkan en önemli sonuç, Güneydoğu’da
kadının; koca, baba, aile ya da aşiretten gördüğü şiddet nedeniyle
korku içinde yaşadığının tespit edilmesidir. Tüm dünyanın dikkatini
çeken intihar vakaları ise intiharlara değil cinayetlere benzemektedir.
Birçoğunda aile veya aşiret üyeleri namuslarının kirlendiği gerekçesiyle
ölüme mahkum ettikleri kıza “seni biz öldüreceğimize kendin intihar
et” diye baskı yapmaktadır. Bazı durumlarda da, “balkondan
atlama/itilme” veya “gıda maddelerine fare zehiri koyma” şeklinde
olan namus cinayetlerine intihar görünümü verilmektedir. Bu bölgelerde
kocaya veya babaya itaatsizlik de namus sorunu kabul edilmektedir. Örneğin
bir kızın sinemaya gitmesi, bir diğerinin de radyodan şarkı istemesi
namus sorunu olabilmektedir. Aile meclisinin aldığı ölüm kararları
hemen değil 3-5 ay içinde infaz edilmekte, infaz kararları da birtakım
yerel dini otoritelere danışılarak uygulanmaktadır. Bu süre içinde KAMER
devreye girebilirse, müdahale edip kurtarmaya çalışmaktadır27. 8.
Çalışma ve Sosyal Yaşamda Kadın Görüldüğü
gibi, Türkiye’de kadın-erkek eşitliği yasalarla büyük ölçüde sağlanmış
olsa bile, kadınların, yasaların kendine verdiği hakları
kullanabilmeleri için öncelikle “sosyal yaşamdaki eşitsizlik” kalkmalıdır. Asırlardır yaşanan
geleneklerin etkisinden, önyargıların getirdiği kısıtlamalardan
kaynaklanan kadına bakış açısının değişmesi çok zordur. Örneğin
tecavüze uğrayan kadınların haklarını aramak amacıyla başvurdukları
Adli Tıp Enstitüsü’nde görev
yapan psikolog, psikiyatrist, polis, hakim, savcı ile adli tıp uzmanı
197’si kadın, toplam 565 kişi arasında yapılan bir araştırmaya göre;
polislerin yüzde 47’si , stajyer hakim ve savcıların yüzde 40’ı,
avukatların ise yüzde 24’ü tanımadıkları erkeklerin davetini kabul
eden kadınların ırzlarına geçilmeyi göze aldıklarına ve kadınların
ırzlarına geçilmesinden zevk aldıklarına inanmaktadırlar. Adli Tıp
Enstitüsü’nün araştırması aslında toplumsal kültürümüzün hâlâ
ne kadar ilkel ve vahşi olduğunu gözler önüne sermektedir. İnsanlığın
önemli bir kesimi çok daha ileri haklar için yeni arayışlar içindeyken;
bu ülkede adalet, tecavüze uğrayan kadının bunu hak ettiğini düşünen
yargı mensuplarına emanet edilmektedir. Bu ülkede insan haklarını,
demokrasiyi kimin savunacağı, yukarıda “sözü geçen kafalar”ın
neresine demokrasinin yerleştirileceği sorusu akıllara gelmektedir. Kadınlarını
bu kadar aşağılayan, onları bu kadar hor gören bir erkek egemenliği,
yaratsa yaratsa ancak bir “zorbalık
rejimi” yaratabilir28. Fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddet,
çoğunlukla gelenek ve görenekleri, temel özgürlüklere saygının üzerinde
tutan bizim gibi devletler tarafından işlenmekte veya hoş görülmektedir.
Kadının en temel kişilik haklarının, beden ve zihinsel bütünlüğünün
çeşitli biçimlerde ihlal edilmesi ve kadınların sürekli bu tehditle yaşamaları,
eşit ve özgür bir topluma ulaşma yolundaki en temel engellerden biri sayılmalıdır29. Öte
yandan ülkemizde kadın-erkek arasındaki ayrımcılık ve eşitsizlik, kadının
özel hayatının yanı sıra, çalışma hayatında da kendini göstermektedir.
Cumhuriyeti ve devrimlerini gerçekleştiren kurucu devlet adamı aydınlarımız
sahneden çekilince/aramızdan ayrılınca toplumumuzda ister kamu alanında
olsun, isten özel alanda, kadına bakış açısı da erozyona uğramış
ve bu erozyon doruk noktasına Turgut
Özal Rejimi’yle birlikte ulaşmıştır. Bir burjuva sınıfı oluşamadığından,
paramparça edilen “ortadirek”in
yerini, kasabada yetişmiş en olumsuz yanlarıyla kasaba sınırlılığı,
ufuksuzluğu ve miskinliğini beraberinde getiren bir “güruh”
almıştır. Bugün; kadınlığın öne çıkarıldığı artistlik,
mankenlik gibi “kadın getto”ları durumuna gelmiş mesleklerin dışındaki
alanlarda çalışan kadınlar, iş hayatlarında çok zorluk çekmektedirler.
Kariyerleri sırasında son yıllarda çoğunlukla kendilerinden daha genç,
daha kültürsüz, daha yeteneksiz, daha çapsız bir erkek tarafından
denetlenmekte ve böyle bir erkek tarafından yönetilmektedirler. Ayrıca
bizim gibi sanayileşmeyi tam olarak tamamlayamamış bir ülkede pastadan
alınan pay da sınırlı olduğundan, payların paylaşılmasında kadın
rakip olarak görülmektedir. İşyerinde kadın, eğer üretken ve
yetenekliyse rahatsız edilmekte, çapsız erkeklerin komplekslerini arttırmaktadır30. 9.
Küreselleşen Emek Oysa
dünyada küreselleşme ya da
sermayenin uluslararasılaşması sürecinde,
kadın emeğine biçilen rol, artık “yedek işçi ordusu”nun ötesinde
bir roldür. Kadınların sanayide istihdamı giderek artmaktadır.
Sermayenin sınırları aşarak en az maliyetle en rasyonel üretimi yapma sürecinde
işyeri maliyetini düşürmek temel önem taşımaktadır. “Esnek çalışma
biçimleri”nin giderek yaygınlaşması bunun bir sonucudur. Düşük
ücretli, güvencesiz yarım günlük çalışma, ev içinde çalışma yükünü
taşımaya devam ettikleri için en çok kadınların muhatap oldukları bir
istihdam biçimidir. Nitekim, AB
ortalamasına göre yarım günlük çalışma yapılan işyerlerinin yüzde
80’inde kadınlar çalışmaktadır31. Her ne kadar rakamlar güvenceli
ve tam günlük işlerde genellikle erkeklerin istihdam edildiklerini, kadınların
kazandıkları ücretin ise yaşamlarını bağımsız bir biçimde sürdürecek
düzeyde olmadığını gösterse de, kadınlar gelecekte iş ve meslek dünyasında
artan bir şekilde söz sahibi olacaklardır. Yeni teknolojiler, beden gücünü
asgariye indirip bilgi ve yaratıcılığı ön plana çıkardığı için,
kadınlar şaşırtıcı hamleler yapabileceklerdir. Bilgisayarlar, evde çalışıp
üretime katılmayı mümkün kıldığından, kadınların üzerindeki “çifte
emek baskısı” azalacaktır. Verimlilik artışı, çalışma sürelerini
kısaltacak ve bütün bunlar kadınların özgürleşmesini hızlandıracaktır32.
Diğer bir deyişle, iş dünyasındaki değişim kadınlara yaramaktadır.
21. yüzyılın yeni oyun kuralları ve iş ilkeleri kadınların doğal özellik
ve yeteneklerine daha uygundur. Önce insan yaklaşımının ve tüketiciye
odaklanma ilkesinin yaygınlaştığı ve talebin önemli olduğu bu dönemde,
insanları makinenin dişlileri gibi gören erkeklere karşı kozlar kadınların
eline geçmiştir. Zaman, emir komuta zincirine önem veren erkeklerin
aleyhine, bilgiyi paylaşmayı esas alan “interaktif” bir yönetim stiline yatkın olan kadınların
lehine işlemektedir. Kadınlar, olaylar ve faktörler arasındaki ilişkileri
erkeklerden daha net bir şekilde sezebilmekte ve olayın bütününü daha
iyi kavrayabilmektedirler. Bu nedenle sezgisi yerine mantığının ve
deneyiminin sesini dinleyen erkeklere göre değişimi daha kolay algılayabilmektedirler.
Kadınların daha yetenekli olduğu finans, perakendecilik, bilişim ve
benzeri işler gelecekte daha hızlı gelişeceği için bu konularda önde
olacaklardır. Yönetim süreçlerinin karmaşıklaşmasıyla, artan oranda
danışmanlık şirketlerine başvuranlar, müfettiş tavrı ile öğütler
veren ve tepeden bakan erkek danışmanlar yerine daha anlayışlı ve sabırlı
olan bayanları tercih edeceklerdir. Yeni dönemde “uzlaşma”
ve “çözüm kültürü” önem
kazandığı için uzlaşmayı bilmeyen erkeklerin aksine, uzun vadeli bağlantıların
perspektifinde görüşmeyi her iki tarafın da kazanabileceği şekilde
sonuçlandırmayı bilen kadınlar daha avantajlı olacaklardır. Tüketici
tercihlerindeki değişimi inceleyen sosyal bilimler, bugün en az mühendislik
ve finans bilimleri kadar önem kazandığı için, iyi bir gözlemci olan,
moda ve trendleri daha önceden fark edebilen ve “talep
haritası”ndaki her değişimi hemen algılayabilen kadınlar fark
yaratacaklardır. Kadınların doğal iletişim yeteneği erkeklerden daha güçlü
olduğu için, iletişim becerilerinin giderek önem kazandığı “yeni ekonomi”de gelecekleri parlak görünmektedir. Kadınlar,
terfilerde zeka katsayısından (IQ)
daha etkili olan duygusal zeka (EQ)
yönünden daha gelişmiş oldukları için, eninde sonunda İngilizce
literatüründeki ifadesi ile “cam tavan”ları ortadan kaldıracaklardır33. 10.
Sonuç Günümüzde,
genelde dünyada ve özelde de Türkiye’de yaşanan kadın-erkek eşitsizliğini
toplumları içten kemiren bir hastalığa benzetmek mümkündür. Türk
toplumunda yaşanan kadın-erkek eşitsizliğinin tarihi incelendiğinde
ise, eşitsizliğin geçmişte daha az olduğu ve özellikle islamiyetten
sonra bu eşitsizliğin kadın aleyhine daha da arttığı gözlemlenebilir.
Çalışmada
değinilen istatistiklere bakıldığında, kadınların Türkiye’deki
sosyo-ekonomik ve kültürel konumlarının acı bir tablosu göze çarpmaktadır.
Gerek çalışma hayatında gerekse ev hayatında ve sosyal hayatta kadının
sürekli olarak arka plana itildiği görülmektedir. Bazı yörelerde ise
kadınlar çalışma hayatına giremedikleri gibi, bir de “töre
sarmalı” tarafından kuşatılmakta, kötü muameleye ve şiddete uğrayarak
çarpıcı örneklerde olduğu gibi bazen de acımasızca
katledilmektedirler. Haklarında
milyonlarca şiir, öykü, roman ve tiyatro yazılmış en az o kadar da yapılmış
beste, şarkı, türkü, heykel, tablo ve filme konu olmuş kadınların bir
tüketici grubu olarak bu ölçüde “gözardı” edilip, arka plana atılması toplumsal ilerlemeyi
de yavaşlatmaktadır. Diğer taraftan; evrensel insanlığın gelişimi,
kalitesi ve düzeyi çok sık tekrarlandığı gibi bir “eğitim”
sorunu olduğu kadar, bir “kadın-erkek eşitliği veya eşitsizliği”
sorunudur. Sonuç
olarak; hızla değişen dünyamızda, bütün ülkelerde kadınlara giderek
daha çok ihtiyacın olduğu ve kadınların katkılarından yararlanılamadığı
sürece ülkelerin yeterince gelişmelerinin söz konusu olamayacağı açıkça
görülmelidir. Bu nedenle tüm dünyada kadınlar; yasal, siyasal,
ekonomik, sosyal ve kültürel hak ve özgürlüklerini elde etmelidirler.
Diğer yandan kadınlar bilinçlenemez ve gelişemezlerse, erkeklerin de
daha da bilinçlenip gelişemeyeceği gerçeği gözardı edilmemelidir. Prof.
Dr. Ömer AKAT Uludağ
Üniversitesi İ.İ.B.F. Öğretim Üyesi KAYNAKLAR 1.
http://www.dergibi.gen.tr/yazarlar/ha_006.asp. 2.
Mehmet ÜLGEN, “Kadın”, Işık
Yayınevi, Adana, 1990, s.28. 3.
Orhan BURSALI, “Biyoloji, Erkek
ve Türban”, Cumhuriyet, Yıl: 80, Sayı: 28508, 26 Ekim 2003
Pazar, s.6. 4.
Hacer ADIGÜZEL,
Osmanlı
Dönemi ve Sonrasında Türk Kadınının Sosyal Hayata Katılma Süreci,
Yüksek Lisans Tezi, Sakarya, 1998. 5.
Murat BAŞESKİOĞLU, “Dünya
Kadınlar Gününde Kadınlarımız: Reformları Kararlılıkla Sürdüreceğiz”,
Dünya Gazetesi Özel Ek 9, 7 Mart 2003 Cuma, s. 3. 6.
Özgün BENER, “Kadının Katkısından
Yararlanmayan Ülkeler Kolay Gelişemiyor (Dünya’da ve Türkiye’de Kadın
Konusu)”, Standard, Yıl: 39, Sayı:460, Nisan 2000, s.95. 7.
BAŞESKİOĞLU, a.g.e. 8.
BENER, a.g.e., s.100. 9.
Faruk TÜRKOĞLU, “Dünya Kadınlar
Gününde Kadınlarımız: Gelecek Kadınların”, Dünya Gazetesi Özel
Ek 9, 7 Mart 2003 Cuma, s. 8. 10.
“Dünya Kadınlar Gününde Kadınlarımız: Türkiye’de Kadının
Konumu”, Dünya Gazetesi Özel Ek 9, 7 Mart 2003 Cuma, s. 4. 11.
BENER, a.g.e., s. 101. 12.
Dünya Bankası / Birleşmiş
Milletler web sayfaları. 13.
Yıldız SERTEL, İntiharı Seçen
Kadınlarımızı Kim Kurtaracak?, Cumhuriyet, Yıl: 77, Sayı:
27391, 4 Ekim 2000 , s. 2. 14.
Tufan TÜRENÇ, “Türban Kısırdöngüsü”,
Hürriyet, 8 Haziran 2003 Pazar, s. 15. 15.
Çetinkaya APATAY, Atatürk Türkiye’sinin
Türk Kadınına Kazancı, Amiral Kitap, 1996. 16.
Sadullah USUMİ, “Köylü Kadınlarımız
Köleden Farksız”, Cumhuriyet, Yıl: 76, Sayı: 27181, 8 Mart
2000, s.7. 17.
Gönül PULTAR, “İlkel, Çıkarcı
Bakış”, Cumhuriyet, Yıl: 77, Sayı: 27250, 16 Mayıs 2000, s.2. 18.
ÇETİNKAYA, a.g.e. 19.
Gürdal OKUDUCU, CHP Parti Broşürü,
1999. 20.
Şirin TEKELİ, Pazartesi Kadınlara
Mahsus Gazete, Sayı: 58, Ocak 2000. 21.
“Medya Cinselliği Pazarlıyor”, Cumhuriyet, Yıl: 76, Sayı:
27231, 27 Nisan 2000, s.18. 22.
Zeynep ORAL, “Bu Yangını
Durdurun!”, Cumhuriyet, Yıl: 80, Sayı: 28353, 25 Mayıs 2003
Pazar, s. 15. 23.
Zeynep ORAL, “Kadının
Bekaretini Bırakın Ceza Yasasının İlkelliğine Bakın!”, Cumhuriyet,
Yıl: 80, Sayı: 28508, 26 Ekim 2003 Pazar, s. 15. 24.
“Kağıt Üzerinde Bile Eşitlik Yok”, Cumhuriyet, Yıl: 76, Sayı:
27181, 8 Mart 2000, s.7. 25.
Zeynep ORAL, “Kadının
Bekaretini Bırakın Ceza Yasasının İlkelliğine Bakın!”, a.g.m.. 26.
Mehmet FARAÇ, Töre Kıskacında
Kadın, Çağdaş Yayınları, İstanbul, 1998, s. 12. 27.
“Batman İntiharlarının Çoğu Cinayet Olabilir!”, Milliyet, 17
Ekim 2003 Cuma, s. 16. 28.
Oral ÇALIŞLAR, “Kadın Irzına
Geçilmesini Arzular mı?”, Cumhuriyet, Yıl: 77, Sayı: 27393, 6
Ekim 2000, s.4. 29.
“25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Dayanışma Günü
Broşürü”, Eğitim Sen, Kasım 2002. 30.
PULTAR, a.g.m. 31.
Nesrin TURA, Pazartesi Kadınlara
Mahsus Gazete, Sayı: 58, Ocak 2000. 32.
TEKELİ, a.g.m. 33.
Faruk TÜRKOĞLU, “Dünya Kadınlar
Gününde Kadınlarımız: Gelecek Kadınların”, Dünya Gazetesi Özel
Ek 9, 7 Mart 2003 Cuma, s. 8.
|